Salı, Temmuz 31

93. Duhâ Sûresi

Duhâ sûresi 11 âyetten kuruludur. Özellikle çağımızda büyük bir mucize sırrı taşıyan bir Kur'an mesajıdır. Ancak, kelimelerinin sıradan çevirişi sonunda ortaya çıkan mâna; onun asıl manası yanında pek anlamsız gelmektedir. Bu yüzden, rahmetli Elmalılı Hamdi Yazır üstadımız gibi, çeviride pek çok kelimeyi aynen muhafaza ettik ve bu kelimelerin mânalarını yorum bölümünde açıkladık.

Âyet 1: O Duhâ

Âyet 2: Ve Secâ'deki Leyl hakkı için

Âyet 3: Veda etmedi Rabb'in sana, darılmadı da.

Âyet 4: Senin için gelecek önceden daha hayırlıdır.

Âyet 5: Ve ilerde Rabb'in sana öyte atâ edecek ki, rızaya ereceksin.

Âyet 6: O seni emsalsiz (yetîm) iken Yecid sırnyle îyva etmedi mı?

Âyet 7: Seni tüm yanlışlardan ihda etmedi mi?

Âyet 8: Seni âil iken (yoklukta iken) iğna etmedi mi?

Âyet 9: Amma yetîme kahretme

Âyet 10: Ve amma sâili kırma

Âyet 11: Ve fakat, Rabbani nimetlerini tahdîs et.

Sûrenin tümünden anlaşılacağı şekilde, bu sûre Efendimizin üzüntülü bir devrinden sonra inzal olmuştur ve yalnız O'na hitap etmektedir.

Kısırdöngüden kurtulamayan bazı yorumcular, bu intizar devrini vahyin gecikmesi şeklinde yorumlamışlardır. Kesinlikle yanlıştır. Sûrenin ilk bölümünün yorumundan anlaşılacağı gibi, Efendimizin üzüntü sebebi; kendinden asırlar sonra gelecek mü'minler adına endişesidir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, kendinden asırlar sonra gelecek mü'minlerin; zaman şartları içinde karanlık, zulmetli günler yaşayacaklarım düşünerek, çok üzülüyordu. İşte üzüntülü devre budur.

Allah, Efendimize bu süre ile teminat vermiş, özellikle çağımızdaki mü'minlerin îmanlarına kefil olmuştur. Bir ve ikinci âyetlerin müstakil kelimeden oluşması, süredeki önemli mesaja işarettir. Eğer Duhâ ve Leylî Secâ çok önemli birer mesaj olmasa, tek bir âyet içinde toplanır; hatta üçüncü âyetle birlikte tek bir âyeti oluştururdu.

Âyet 1-2: «O duhâ ve Leyli Secâ hakkı için.»

Duhâ:

a) Güneşin kuşluk vakti.

b) Bir intişarın, taze, fakat tamamlanmış devri.

Âyetin inzâl olduğu anda İslamiyet'in Duhâ Devrini kasd etmektedir. Yani en parlak ve taze devri.

Leylî Secâ: Gece karanlığının en sessiz ve derin devri. Zulmetin, vahşetin şiddetinden doğan yılgınlık ve suskunluk demektir.

Cenab-ı Hak, her iki âyette de kasem ettiğinden, Efendimize bir teminat mesajı vermektedir.

Bu mesajı şöylece özetleyebiliriz:

«Habibim, senin nûrunu nasıl duhâ kemaline, ihtişamına ulaştırmışsam, asırlar sonra beşeriyetin Leylî Secâ'ya doğru yaklaştığı devirde de; yine mü'minlerin, teminatı benim. Onlara bir ilim güneşi vereceğim; Kur'an'ın sırları bütün ihtişamı İle zuhur edecektir.»

Mâna ilmi ile uğraşanlar, Leylî Secâ'nın ve doğacak ilim güneşinin hangi çağda olacağını merak etmişlerdir. Bunun anahtarı Sûre-i Fil'dedir. Zira İslam güneşi, yani asr-ı saadet, Fil Vakasi'ndan kırk yıl sonra duha sırrına ermiştir.

Leyli Secâ da Fil Vakası benzeri olaylardan 40 yıl sonraya tekabül eder ki:

İkinci Cihan Savaşı'ndaki hava bombardımanları Fil Vakası'nı andırmaktadır. 1940'da başlayan bu bombardımanlardan 40 yıl sonra; hicri 1400'de (miladi 1980) İslam'ın ilim güneşi duhâ sırrı ile parlamıştır. Yine bir özel hikmet de duhâ sırrının çağımızda ilk kez Habeşistan'ın komşusu Nijerya'da kitle halinde İslam Dini'ne dönüşler şeklinde başlamasıdır. Ayrıca 1980'den Avrupa'da pek çok bilim adamı İslamiyet'i kabul etmiştir. Elbette bu yıllar, bilimsel sırların açıklanması için de bir başlangıçtır.

Bu iki âyetin müşterek manasım özetlersek:

«Habibim, senin duhâ sırrını hiçbir Leyli Secâ söndüremeyecektir. Ben senin ümmetine kıyamete kadar duhâ sırrı vereceğim, en ümitsiz anda bile ilim aydınlığını intişar ettireceğim.»

Zîra, Nur-u Muhammedi (S.A.V.) yüce yaradanın Rahîm sırrıdır, kesiksiz intişar edecektir.

Âyet 3: «Veda etmedi Rabbin sana, darılmadı da.»

Efendimize hitabı: «Rabbinin mana ceryanı senin için kesiksiz ve ebedidir. Yani, veda etmedi ve ümmetine çok haris olmana gücenmedi de.»

Âyetin mü'minlere hitabı: «Ey inananlar, Rabbiniz sizi Leyli Secâ'da en karanlık günlerde bile terk etmeyecek.

Ve de sizin kusurlarınıza bakıp size gücenmeyecek, ta ki siz sevgili habibimi terk etmeyin.»

Âyet 4: «Senin için gelecek önceden daha hayırlıdır.»

Elbette gelecek, önceden; geçmişten daha hayırlı.

Âyetin Efendimize yönelik yorumu: «Habibim, sen her an yeni bir terakkidesin. Çünkü sana her tecellî ayrı bir hikmet intişar eder. Her an ayrı bir şeende ve daima daha güzel bir tecellidesin.»

Ayetin ümmete yönelik yorumuna gelince: «Âlem-i İslam her geçen gön daha hayırlı bir kadere erişecek. İslam dünyasının geleceği geçmişinden daha hayırlıdır.»

Âyet 5: «Ve ilerde Rabb'in sana öyle atâ edecek ki, rızaya ereceksin.»

«Habibim, sana atâm sonsuzdur. Sen razıyım di-yene kadar seni ihya edeceğim.

Özellikle sevgili Peygamberim: Sen ümmetine harissin, razıyım diyene kadar sana ümmet vereceğim. Onları tarihin her devrinde hayırdan hayıra götüreceğim.

Sen razıyım diyene kadar...»

Âyet 6: «O, seni emsalsiz (yetîm) iken yecid sırrı ile iyva etmedi mı?»

Bu âyet, hemen hemen pek çok çeviride sathi ve yetersiz anlam verilen bir âyettir. Bu âyete mâna verebilmek için, üç kelimenin mânasını çok iyi bilmek gerekir:

1 - Yecid. 2 - Feâvâ veya İyva. 3 - Yetîm.

Bu üç kelime de Arapça'da özellik taşıyan kelimelerdir. Bu kelimelerin özelliği bilinmezse; âyete «Sen yetimken o seni yetiştirmedi mi?» gibi garip bir çeviri getirilir. Önce bu üç kelimeyi inceleyelim;

1) Yecid: «Vâcid»den kinaye yeni bir vücud verme demektir. «Seni yecid etmedim mi?» demek:

«Ben sana vâcid sırrı ile yeni bir hayat, yeni bir vücud vermedim mi?» demektir. Sıradan bir doğuş, hayat buluş için yecid kelimesi kullanılmaz. Çünkü Allah vâcid esmasıyla tecelli edince bambaşka bir hilkat yaratır. O'nun ihtişamı benzersiz güzelliği söz konusudur.

2) Feâvâ: «İyva»dan kinayedir. Bir kıymete, başka bir kıymet ekleme; bir madeni arıtarak zenginleştirme anlamına gelir. «Senin kıymetim vâcid sıfatıyla bir sonsuz güzelliğe çevirdi» demektir (Yecid'le birlikte mütalaa edilince).

3) Yetîm'e gelince: Yetîm, normal mânada öksüz demektir. Ancak mecazî mânada ve edebiyatta genellikle emsalsiz demektir. Nitekim, eskiler hatırlar, «dürri yetîm» emsalsiz inci demektir.

Yecid ve Feâvâ kelimelerindeki özellik göz önüne alınırsa; buradaki yetîm, kesinlikle mecazî mânadaki emsalsizi temsil eder.

O halde altıncı âyetin mânasını şöyle toparlayabiliriz: «Seni emsalsiz yaratıp, sonra da vâcid sırrımla sonsuz mâna zenginliğine erdirmedim mi?»

Enfüsî manada: «Seni Mustafa (yetîm) sırrı ile yaratıp sonra hamid sırrımla; Muhammed (S.A.V.) makamına iyva etmedim mi?» Ya da «Seni Mustafa makamından vâcid esmamla iyva edip, mahmudiyet makamına intikal ettirdim. Böylece, Muhammed Mustafa (S.A.V.) hikmetine erdin.»

Burada vâcid esmasının Efendimize tevcih ve tecellîsi ayrıca bir hilkat şifresidir. Var olabilme ve kulluk, vâcid esmasından oluştuğundan; o her varlığın özünde Efendimizin hikmeti vardır. Buradaki yecid kelimesinin hikmeti Fizikteki empuls - etki gibi bilimsel bir kavramdır.

Âyet 7: Nefs, daima bir yanılgı sembolüdür. Ancak Efendimizin nefsi yecid sırrı ile yeniden hayat bulduğu için, her türlü yanılgıdan hidayet bulmuştur.

Âyetin «Seni tüm yanlışlardan ihda etmedi mı?» hükmü, Efendimizin nefsinde tüm hidayet sırlarının topladığını ilan etmektedir. Bilindiği gibi ihda hidayete erişilmek demektir. Hidayet kavuşmak ise güzeli görmek, gerçeği anlamak sırrıdır. Cenab-ı Hakk'ın, ahsen-i takvîm sırrı ile yarattığı insandan görmek istediği hikmet budur.

Efendimizde hidayet, lütf-u ilâhî gereği zirvededir. Mutlak mahviyyet ile yıpranmayan, yılınmayan kulluk zevki Allah'ın murad-ı ilâhisidir ve Efendimizde sembolleşmiştir.

Bu yüzden yüce Yaradan, Efendimizi Kur'an'da bize tanıtırken:

«Ben onu her türlü yanılgı ve yanlıştan (dâll) arındırdım. Hidayete erdirdim» buyuruyor (hedâ).

Bu hidayet, manevi zenginliğin temelidir. Nitekim 8'nci âyet bunu dile getirecektir.

Âyet 8: «Seni âil İken (yoklukta iken) iğna (manevi servet sahibi) etmedi mi?»

Buradaki âil ve iğna kelimeleri, «Seni fakirken zenginleştirmedik mi?» şeklinde mâna vermeye imkan vermemektedir. Bir çok çevirilerdeki bu tarz ibareler ancak yanlış bir benzetmeden ibarettir. Âil, fakir karşılığı değildir. Zira âil, yokluk demektir. İğna ise verilen bağışların her türlüsünün türü demektir. Hiçbir zaman zenginlik, hele maddi zenginlik olarak düşünülemez.

Burada üç mâna iç içedir:

a) Seni yalnız yarattım, sonra sana tüm kâinatı ; ümmet olarak verdim (İnsan, Cin, Melek.)

b) Sen nefsini yoklukla güzelleştirdin. Ben de sana manevi zenginliklerin tümünü verdim.

c) Gönlündeki mutlak yokluğa tecelli edip, seni evrenlerin tüm boyutlarına intikal ettirdim (Mîraç).

Böylece Cenab-ı Hak, Sûre-i Duhâ'da Efendimize ait tüm hikmetleri açıklamaktadır.

Âyet 9 - 10: Bu iki âyet, çok özel ilâhî bir şifredir. Bu nedenle, âyetlerin zahiri mânalarına hiç takılmadan, şifre hikmetlerini açıklamak istiyorum. Mâna ilminde yetîm şifresi ilâhi tecelliyi temsil eder. Fakir şifresi de Efendimizi temsil eder. Kur'an'da «Yetîmi incitme, fakiri kırma» anlamına gelen tüm âyetler; bu âyete kıyasla enfüsî mânaları açısından: «Allah'ı incitme, Muhammed (S.A.V.)'i kırma» anlamına gelmektedir.

Şimdi 9 - 10'uncu âyetlerin Duhâ Süresi içindeki yorumlarına geliyorum:

a) Sevgili Habibim, bana ümmetin için naz aleminde sitem etme, Onlara leylî Secâda da duhâ sırrı vereceğim:

b) Âyetin inananlara yönelik mânasında:

1) Siz duhâ sırrı istiyorsanız, yetime müşfik olun ve fakire yakın sevgi besleyin.

2) Takdirime karşı en ufak sitemde bulunmayın; mutlaka bir hikmeti vardır.

c) Ey Habibim! Gönlünde sail ümmetin için ne yaşatıyorsam o kırılmayacak, incinmeyecek, ümmetin senin istediğin gibi nîmetime gark olacaktır.

Âyet 11: «Ve fakat Rabbinin (verdiği) nîmetlerini tahdîs et (açıkla; tüm ayrıntıları ile anlat).»

Bu nîmetler, her anlayıştaki ümmet için söz konusudur. Şöyle ki:

a) Allah'ın Duhâ Suresi aracılığı ile ilan ettiği tüm ilahi garantileri anlat.

b) Gönülden gönüle sırr-ı Muhammedi (S.A.V.)'yi naklederek mahşere kadar manevî ceryanı ateşle.

c) Bu sûrede verdiğim ve bu sûreden itibaren 22 sûrede açıklayacağım nimetleri tümüyle ümmete açıkla.

Efendimiz bu sûreden itibaren bütün bu kısa sûreler demetini okurken, bu yüzden daima tekbir getirirdi.

Çok önemli olan cihet: Bu sûreden itibaren 22 sûrenin birbiriyle özel bir şifre sistemi içinde irtibatlı olduğu gerçeğidir ve bu 22 sûre hep birbirini açıklar, yorumlar.

Ne çare ki, küçük, kısa notlar halinde hazırladığımız bu yorumlar demetinde bu ayrıntıya gereğince giremeyeceğiz. Çünkü ana hatlar sistemi içinde yayınlamaya özen gösterdiğimiz bu küçük kitaplarda, ayrıntılar sûreleri güç anlaşılır hale sokabilir.


94. İnşirah Sûresi

Duhâ Sûresi'nden sonra gelen bu süre, Duhâ'daki Efendimize has hikmetleri bir başka açıdan seyrettirmektedir. Bu sûrenin bütün namaz sûrelerinde olduğu gibi mucize sırrı ise:

a) Kalbe cerrahi müdahale yapılacağım,

b) Çağımızda İslam'a büyük çapta rağbet gösterileceğini bildirmektedir.

Önce çeviriyi verelim:

Âyet 1: Sadrını şerh etmedik mi?

Âyet 2: Ve ağır yükünü indirmedik mi?

Âyet 3: Ki, o inkaz etmişdi zahrını (şiddetinden sırtında ses çıkarıyordu).

Âyet 4: Ve senin zikrini yükseltmedik mi?

Âyet 5: Demek ki zorlukla beraber kolaylık var.

Âyet 6: (Kesinlikte) zorlukla beraber, kolaylık var.

Âyet 7: O halde fariğ kalınca (boş kalınca) yine yorul (yüklen).

Âyet 8: Ve ancak Rabb'ına rağbet et (O'na doğrul, O'na sarıl).

Âyet 1: «Sadrını şerh etmedik mi?»

Bu âyette, kelimelerde görüldüğü gibi «Göğsünü yarmadık mı?» mesajı vardır. Bir çok yorumcu, sadrın yarılmasını kalbe yönelik saymışlardır. Ancak sadr, göğsün ön yüzü demektir (kalp ameliyatlarındaki açılma bölgesi).

Şerh: Bir şeyi çıkarmak amacıyla, onun önünü yarmak demektir. Bu kelime genelde mutlaka bir müdahale anlamında kullanılır. Ancak, mesajın manevî anlamda kullanılması da söz konusudur.

Eğer bu mâna düşünülürse, yürek sıkıntısını kaldırmak için göğsün yarılması (mecazi olarak) anlamı kabul edilebilir.

Âyetin kelimelerine bağlı yorumda önemli bazı noktaları sırası ile veriyorum:

1) «Kalbini yardık» denmeyip «sadrını yardık» denmesi, müdahalenin kalp kasma ait olmadığını gösterir.

a) Nitekim kalp ameliyatlarındaki müdahale; daha çok kalbin damarlarına veya kapaklarına yöneliktir.

b) Manevî müdahale kalp kasma değil, kalb-i sanûberiye yöneliktir.

2) Asr-ı Saadet tarihinde Efendimizin süt annesi Hz. Halime annemize ait bir nakilde, Efendimizin, 4 yaşında iken Cebrail aracılığı ile böyle bir sadr müdahalesi geçirdiği nakledilmektedir.

Mâna ilminde, bu operasyonun Efendimizden sonraki mü'minelere; ricalin (yetişmiş yücelerin) nazarı ile yapıldığı ifade edilir.

3) Bir çok İslam yücesi düşünürler manayı şöyle yorumlamışlardır.

a) Sadrına rahmeti ilâhiyeyi doldurup ümmetine açtım.

b) Mîraç'da Efendimizin kalbi açıldı, tüm sıkıntılar alınarak; yerine sürür (neş'eyi ilâhi) ve hikmetler kondu.

Âyetin Enfüsî mânasına gelince:

Özellikle «inşîrah» kelimesinin «Neşrahleke» şeklinde bildirilmesi, şerh olayının çok şiddetli olduğunu beyan içindir.

Bu tarz etki, maddeden bir misal verirsek; göğse «Laser ışını» benzeri şiddetli bir etkidir. Ve kalbin üst yüzeyindeki kalb-i sanûberi noktası manevî bir ışınla açılır ve evrendeki tüm boyutlara kanallara intikal eder. İnsanın özündeki asıl mana hikmeti de budur. İnsan bedeninde kalb-i sanûberi noktası; evrenin tüm kanallarına açılabilen gizli, esrarengiz bir kapıdır. Ve bu kapı ilâhî bir ışınla açılır. İşte sadrın şerh edilmesi ve kalp çevresindeki operasyon bu gerçeği dile getirmektedir.

Sûrenin diğer âyetleri bu sadr şehrinin hikmetlerini açıklayacaktır.

Âyet 2-3: «Ve Zahrını (Omurganın sırt bölgesi ve göğse vuran bölümü) inkaz eden ağır yükünü indirmedik mi?»

Bu âyetin yorumu, Efendimizin sırtındaki ağır yükü hem dile getirmekte ve hem açıklamaktadır.

Efendimizin zahrındaki (sırtındaki); anlamda omuzlarında ve sinesindeki yük nedir? Âyet bu yükün etkisini «inkaz» kelimesi ile açıklıyor.

İnkaz: Ağırlığının şiddetinden ses çıkaran yük demektir. Acaba bu yük nedir?

a) Ümmetine olan şefkati, Muhammedi bir inkaz gibi Efendimizin kemiklerinden ses çıkarırcasına Rasûlüllah'ı yoruyor, adeta eziyordu.

İşte inşirah, Efendimizi gönül merkezinden tüm ümmetine manen bağladı, böylece o yük sırtından indi.

b) Efendimizin bütün beşeriyete karşı duyduğu akıl almaz merhametin, sinesine verdiği ağır yük.

Kur'an nurunun asırlar sonra tüm beşeriyeti aydınlatacağı sırrının Duhâ'da bildirilmesi ve sadrın şerhi İle bu gerçeğin doğması, böylece Efendimizin dayanılmaz şefkat yükünü indirmesi dile getirilmektedir.

c) İlâhî tecellinin dayanılmaz gücünün verdiği dayanılmaz yük, Mîraç'da şerh edilen kalb-i Muhammedî'nin Kaabe Kavseyn sırrına ermesi ve böylece inkazın sona ermesi.

Bu üç âyet için (1., 2., 3.,) önemli bir hikmet de âyetlerin sıralarındadır. Akla gelir ki, bu üç âyet bir bütün halinde verilebilirdi. Bunların ayrı ayrı verilmesi çok önemli bir hikmete dayanmaktadır.

Efendimizin kalb-i sanûberisindeki şerh, pek çok yanı olan ilahî bir sırdır. Aynı zamanda Resûllah'ın beşeriyete karşı olan sevgi ve şefkatinden gelişen dayanılmaz inkaz yükü, İslam güneşinin parlaması ile sürür ve zevke dönüşmüştür.

Âyet 4: «Ve senin zikrini yüceltmedik mi?»

Bu âyetle Efendimizin zikri farz olmaktadır. Zaten sûre 33, âyet 56 gereğince Salâvat'ı Şerîfe okumak farzdır.

Gelelim âyetin yorumuna;

1) Ezanda ve Kelimeyi Tevhid'de Kelimeyi Şehadet'de Allah ismiyle beraber Efendimizin zikredilmesi.

Malum olduğu üzre, dünyanın dönüşü her namaz vaktini arzın enlemlerinde farklı kıldığından; arz üzerinde her dakika kesiksiz ezan-ı Muhammedi okunmaktadır.

2) Salâvat-ı şerîfe okunması.

3) Fâtiha ile Efendimizin sırrını dile getirme

4) Duhâ Sûresi'ndeki Muhammed Mustafa (S.A.V.) sırrı.

5) Kevser Sûresî'nin sırrı.

Bu âyeti, Hz. Hasan Efendimiz, bir şiirinde şöyle yorumlamıştır:

«O parlak alın ki, üzerinde nübüvvet mührü vardır.

Allah'tan şahadet edilmiş (meşhuddur). Parıldar ve şahid olur.

Ve Allah peygamberinin ismini kendi ismiyle zammetmiştir.

Beş vakitte müezzin eşhedü dediği zaman.»

Âyet 5: Beşinci âyet özellikle Efendimiz'e hitap eder. Ve akıl almaz zorlukları Allah'ın nasıl yok ettiğini dile getirir. «Demek ki zorlukla beraber kolaylık var.»

Bu âyet zorlukla kolaylığın aynı anda yaratıldığını dile getirmektedir. Bu âyet, «Zorluktan sonra, kolaylık gelir» demek değildir. Aksine, zorlukla kolaylığın aynı anda yaratıldığını emretmektedir.

En iyisi, zorluk kolaylık hikmetini, Taif'ten Medine'ye incelemek gerekir:

Taif Olayı: Bir insan için var sayılabilecek en acı ve zor gündür. Zira, yıllarca Mekke'de Müslüman sayışı 150'yi geçmiyordu. Bunlarda Mekke dışından üç yıldır 70 derece güneş altında açlık ve susuzlukla tarihin en zor fikir savaşını veriyorlardı. Efendimiz'in milyarlık serveti (Hz. Hatice Nakliye Şirketinin mal varlığı), Hz. Ebûbekir'in serveti bu mücadele uğruna harcanıp bitmişti. Artık bu çilekeş Müslümanlara karaborsa su ve ekmek sağlamak için tek kuruş kalmamıştı.

İşte bu sırada Taif'ten bir davet geldi. İslam'ın çilesinin biteceği müjdesini getiren haber, Efendimiz'i Taife davet ediyor ve tüm Müslümanları da kabul edeceklerini vaad ediyordu. Bu zevk ve ümitle, Efendimiz, Zeyd'i yanma alıp Taife gitti ve de Taifliler onları taş yağmuruna tuttu. Efendimiz yaralar içindeydi, O'nu korumak için insan üstü çaba sar feden Zeyd ise 140 yara almıştı.

Böylesine acı bir anda Efendimizin reaksiyonu ise, tarihte bir daha emsali olmayan şu dua idi:

«Yarabbi! Onları kahretme, onlar gerçeği bilmiyor ki... Ve sen de çare bitmez. Son sanılan ümidin en acı şekilde bittiği yerde, çareler halkedersin.»

Nitekim kısa süre sonra Medineliler Efendimiz'i ve Müslümanları bağırlarına bastılar.

Takdir kompüterinde, Taif olayı ve Medine'ye hicret aynı anda kaydedilmişti.

Yani zorlukla beraber kolaylık aynı anda halkedilmiştir.

Âyet 6: Kolaylığın bu âyette ikinci kez tekrar edilmesi, yani «Zorlukla beraber kolaylık var» buyurulmasının hikmetine gelince:

a) Bu âyet, özellikle ümmete, kolaylığın aranıp bulunması için bir emirdir. Müslüman hiçbir zorluk karşısında yılmaz. Çünkü o, zorlukla beraber kolaylığın birlikte yaratıldığına inanır. Onu arar bulur. İslam'da çıkmaz sokak kavramı, çare tükendi diye her türlü mazaret bu ayette yasaklanmıştır.

Her türlü zorluğun içinde var olan kolaylık bulunup çıkarılacaktır.

b) Âyetin iki kez tekrarı (5 ve 6'ıncı âyetler), her zorluğa karşı iki kolaylık olduğunu beyan içindir. Her zorluğun iki kolaylık sırrı vardır.

1) Sabır: Zorluğa karşı sabır ne kadar güçlü ise, kolaylık o kadar tez gelir.

2) Zorluk içindeki kolaylığı arayıp bulma cabası; bir anlamda yılmaz bir mücadele azmidir.

Bu âyetle gerçek Müslümanın yenilmezliği ve başarı azmi ilâhî garanti altına alınmaktadır. Bu noktada İslam dünyasının zaman zaman düştüğü acz, gerçekten pek hazindir.

Âyet 7: «O halde; bir zorluğun sırrını çözüp kolaylığı bulunca yeni bir zorluğa talip ol.»

Ferağte: İhtiyarınla boşalıp serbest kalınca.

Fensab: Talip ol zorluğa, âtıl olma, nasbolmayı dile.

a) Âyetin Efendimiz açısından yorumu:

Her an, her zorluğu yen. Benim yeni tecelli sırrıma koş. Kulluk niyazındaki bitmez zorlukları hamd sırrıyla aştıkça, yeni bir hamde kös ve sonsuz terakkinde ebedîleş.

b) Ümmet açısından (bizler için) yorumu:

Her zorluğun kolaylık şifresini buldukça, yeni bir zorluğa koş.

Nefs açısından: Onun zorluk çıkaran engellerini aşdıkça, yenisine kös ve saflaşana kadar gayretini surdur.

Âyet 8: «Ve İlla Rabbına rağbet et (sevgiyle O'na koş)».

Bu âyet aynı şekilde, zorluktaki kolaylığı bulmanın sırrını dile getirmektedir. Her zorlukta Rabb'ine koşmak, otomatik olarak kolaylığı buldurur.

Âyetin Efendimiz'e inşirah şeklinde tecelli eden sırrı, ümmette kalbe doğuş şeklinde zuhur eder.

a) Âyetin Efendimiz'e has yorumu: «Sevgili Habibim, bana koşmaktan fariğ kalma (uzak kalma)»

b) Mü'minlere hitabı ise: Zorlukları yene yene ve ondaki kolaylıkları Rahîm sırrında bularak, sevgili Peygamberime layık bir ümmet olun.

Sûrenin ismine bağlı sırrına gelince:

Gönlünüze inşirah sırrı gelince, her türlü güçlüğü yenersiniz.

95. Tîn Sûresi

Kur'an'da, insanı, özellikle tanımlayan üç süre vardır: Yusuf Sûresi, Asır Süresi ve Tîn Sûresi. Bu süre, aynı zamanda Kur'an'da açıklanması en zor olan üç sûreden (93, 94, 95) biridir.

Sûre-i Tîn'de, hem insanın hilkati, hem de temeldeki yaratılış hikmetleri iç içe bir gülün goncası gibi açmaktadır.

Her sûrede baş vurmamız gereken bu gül goncası gibi açılış ilkesi, ancak bu surenin yorumu sırasında anlaşılmıştır. Bu hikmet şudur:

Kur'an'da her âyet bir diğerini açar. Birbirine ilgisiz gibi görünen kelimeler, gerçekte birbirini tamamlayarak bir büyük mesajın çatışını teşkil eder. Ve asıl üzerinde durulması gereken ayetler, özellikle ilgisiz gibi kelimelerden kurulu bu tarz âyetlerdir.

Şimdi önce Tîn Sûresi'ni imkan oranında, çevirişi tanıyalım:

Âyet 1: And olsun o Tîne (incire) ve o zeytine

Âyet 2: Ve o Turi sînîne

Âyet 3: Ve bu belde-i emîne.

Âyet 4: Biz insanı Ahsen-i takvimden yarattık.

Âyet 5: Sonra onu sefilin en sefiline (aşağının en aşağısına) reddettik (fırlattık).

Âyet 6: Ancak îman edip salih amelde bulunanlar başka, on/ara tükenmez ecirler vardır.

Âyet 7: O halde dîni hangi şey tekzib ettirir (yalan saydırabilir)?

Âyet 8: Allah Ahkemü'l-Hâkimîn değil mı?

Sûre-i Tîn çok önemli bir sûredir. Bu yüzden çeviride bazı kelimeler aynen korunmuştur ve bu kalıp çok incelenerek hazırlanmıştır. Daha açık mânaya ancak yorum bölümünde değinebileceğiz.

Âyet 1-4: Sûrenin ilk bölümü 1 - 4'üncü âyetlerden kuruludur. Bu bölüm, insanın Ahsen-i Takvim'den yaratıldığını dile getirerek tamamlanır. Arap Edebiyat kuralına göre bir gerçek bildirilirken; bu gerçek anlatılmadan önce, o gerçeği izah eden bazı işaretleri verilir. Buna kasem (yemin) denilir. Kur'an'da geçen kasemlerin tümü, bu edebî kural nedeniyledir. Türkçe ifade ile «Şu.. şu gerçekleri görünüyorsunuz ya? O halde olay budur» demek anlamınadır.

İlk dört âyete dikkat edersek:

«Tîn, Zeytin, Tun sinin ve Belde-i emîne kasem olsun ki (ya da onlar hakkı için) biz İnsanı Ahsen-i takvimden yarattık» buyurulmaktadır.

O halde Tîn (incir), Zeytin, Turi sînîn ve Belde-i emîn ile insan yaratılışı arasında çok ciddi bir ilgi . vardır. Acaba bu ilgi nedir?

En dış mânadan en iç mânaya doğru kat kat mânayı açalım;

Yorum 1: İncir çekirdekleri pek çoktur. Zeytin çekirdeği bir tanedir ve büyüktür.

İnsan, annenin tek yumurta hücresi ile babanın birçok olan meni hücrelerinin birleşmesi sonu teşekkül eder. Ve meni hücrelerinin yumurta hücrelerine oranı; zeytin çekirdeğine, incir çekirdeklerinin oranına eşittir. Yani büyüklük oranları tıpatıp birbirine benzemektedir.

Döllenmiş yumurta, rahimde tüylü bir tepeciğe gider ki (rahimin özel epitel hücreleri), Turi sînîn ifadesine benzer. Elbette ki rahim, bir Belde-i emindir. Elbette bu gerçeklerin 14 asır önce Kur'an'da böylesine zarif bir misal içinde verilmesi muhteşem bir mucizedir.

Yorum 2: Ahsen-i takvimden yaratılan insan için en emin belde zeytin, incir yetişebilen, aynı zamanda yeşil bir tepe yüksekliği olan iklimdir.

Bu mânaya dikkat edersiniz, 1, 2, 3'üncü âyetler Belde-i emîn'i yorumlamaktadır.

Şimdi âyetin kat kat mânalarına inmeden önce, bu dört âyette geçen kelimeleri inceleyelim:

Yorum 3:

1) Tîn: «Tîn» kelimesi genelde «incir» anlamına gelmekle beraber mecazi mânaları davardır. Bunlardan ilki, mahal ve mekân isimlerdir. İncirli tepe, incir yolu kelimeleri yerine de Tîn denilir. Mesela Hz. İsa'nın Romalılardan kaçıp saklandığı yere Tîn denilir. Ayrıca bu kelime, işaretli yer anlamına da kullanılır.

İncirin bilimsel özelliklerine gelince; Sûrenin isminin Tîn olması, bu sûrenin bu âyetle başlaması, incirin çok önemli biyolojik sırları olduğuna işarettir.

İncir çekirdeği, en bol ve en küçük olan bir bitki çekirdeğidir. Ve işin garibi, tıpkı haşhaş gibi bitkisel sütle beslenir. Genetik kartları sembolize eden tohumlar, genelde kan ya da bitkilerin kökünden gelen besleyici sularla geliştiği halde; pek az bitki, bitki sütü diyebileceğimiz süt benzeri bir madde ile gelişir. Bunların en ilginci de incirdir. Bu süt, Riboz şekeri ile protein ham maddelerim, bol vitamin ve enzimleri ihtiva eder. Hilkatin vahdet sırrını temsil eden bu süt; çokluğu, yani binlerce çekirdeği oluşturur.

Bazı ateist biyolojistlerin sandığı gibi bitki düzeni, hayvansal düzene göre, daha yeni bir sistem değildir. Aksine incirde bu sistem, biyolojinin harika ve zirvede bir sistemini vurgular. Hiçbir sınıflandırma incirdeki bu biyolojik hikmeti açıklamaya yetmez.

2) Zeytin: Bilinen meyveyi temsil etmekle birlikte, Edebiyatta siyah ve parlaklık ilgisini temsil eder (zeytin gözlü gibi). Zeytin de incir gibi çok özel bir bitkidir. Ağacında acı olarak yaratılmış ve tüm hayvanlara bu yönü ile yasaklanmıştır. Sırf insana özgüdür.

Zeytin yağı çok özel bir yağdır. Hücre zarının yapımında vazgeçilmez harika bir yapım maddesidir.

Zeytin yağı içinde, aynı zamanda, yağı yakan enzimler vardır.

Daha önemlisi, özellikle kalp kası ve cinsel hücreler için hayati önemi haiz olan E vitamini yalnız zeytinde depo edilmiştir.

İnsanın maddesel yapısındaki insana has mükemmellikle, zeytin yapışı arasındaki biyolojik ilgi, henüz yeni yeni anlaşılabilmiş sırlardır. Allah dikkatimizi özellikle, incir ve zeytinle insanın tüm canlılardan farklı özel biyolojik sırlama çekmektedir. Biyolojik sır: İncirin kemik iliği, zeytinin hücre zarı yapışma, kalp kası ve cinsel hücrelere etkisi yönündedir. Çok özel terkibi henüz fark edilebilmiştir.

3) Turi sînîn: Yeşil örtülü, ağaçlı tepe demektir.

Biyolojik açıdan zeytin ve incirden sonra zikredilmesi, bu iki bitki kadar taze oksijenin de insan için vazgeçilmez hikmetim beyan etmek içindir. Hava kirliliği mücadelesi verilen günümüzde, âyet müthiş bir reçete vermekte ve «emin belde için» tek formül, yeşil tepelere kentleri kurmak gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu mânalar dışında, Turi sînîn'in Hz. Musa, Tîn'in Hz. İsa, Belde-i Emîn'in ancak Fahr-i Kâinat Efendimiz olduğu yolunda yorum yapan yorumcular da olmuştur. Ancak «Turi sînîn» müşterek kelimesini Tur-u Sîna ile karıştırmamak gerekir.

4) Ahsen-i takvim: Ahsen: Güzeller güzeli demektir. Takvim: Yaratılış malzemeleri, yaratılışta Allah'ın seçtiği tarz demektir (kevn). Böylece, Ahsen-i takvim: Allah'ın hilkatte (yaratılışta) seçtiği tarz ve malzeme açısından en güzel şekilde seçilip yaratılma demektir. Ancak unutmayınız ki: Anlatmak için kullandığımız «malzeme» kelimesi; Allah'ın, hilkat sırrı içinde, boyutlarda şekillendirdiği formüllerdir.

İnsanın 4 unsuru da (Beden + Ruh + Kalp + Nefs) ayrı ayrı ahsen-i takvim'dir. Yaratış tercihinde en güzeldir.

İnsan bedeninin tüm canlılardan farklı yanını, İnsan Bilinmezi isimli kitabımızda etraflıca anlatmıştım.

İnsan ruhu da, ruhsal varlık kavramında en ahsendir. İlâhî bir intikaldir.

İnsanın, ahsen sırrında en önemli yanı, kalpdir. Allah'ın sezilmesi, bilinmesi, îman edilmesi ancak bu yanımız sayesindedir. Namazın Sırları kitabımızda açıkladığım gibi; bu hikmet Muhammedî bir ceryanın iç dünyamıza intikal noktasıdır.

Nefs yanımız da hilkatin en esrarengiz bir sırrıdır. Allah sanatının harika bir hikmetidir. İnsan Bilinmezinin Damla Yayınevi tarafından neşredilen yeni baskısında bu konu etraflıca işlenmiştir.

Şu halde insan, tüm yanları ile yaratılışın güzeller güzeli hikmetlerini cem etmiştir.

Şimdi 1 - 4'üncü âyetlerin enfüs mânalarını inceleyeceğiz:

Yorum 4: Tüm varlıklar çokluk alemini temsil eder ki, Tîn örneğiyle vurgulanmıştır. Halbuki temel, teklikden yansımaktadır (zeytin).

Tun sînîn ise, yaratılış planını temsil etmektedir (Sidre-i münteha). Bu konudaki hikmetleri Sûre-i Rahman ve Fussilet Sûresi ile bir kitap halinde yayınlayacağız. Rahman Sûresi'nin açıklamasında geniş bilgi verilecektir.

Yorumlarımızda zaman zaman kendi kitaplarımıza müracaat tavsiyelerimizi okuyucularım hoş görsünler. Eğer bu yolu seçmezsek, hem bazı kitaplarımızda tekrarlar olacak, hem de bir konuyu anlaşılması güç şekilde uzatmış olacağız.

Çokluk ve teklik açısından İncelenen bu yorumda;

Belde-i emîn: Çokluğun yalnızlığında perişan olmadan, vahdetle ilgiyi korumak gereğine işarettir. İnsan böyle bir sırla yaratılmış ve çokluk aleminin sidre hikmeti içinde, teklik alemi ile ilgisi birlikte yaratılmıştır. Bu Belde-i emîn hikmetidir. Bundan dolayı ahsen-i takvimdir.

Yorum 5: Efendimiz'e hitap eden anlamı; Tun Sînîn, Medine'yi temsil etmektedir.

«Sevgili Peygamberim, Kabe'yi temsil eden zeytin |ve ümmetini temsil eden Tîn'e kasem olsun ki: Medine'de, senin saltanat-ı Muhammedî'ni emîn kıldım. Nitekim bu hikmetten uzak kalanı da aşağının en aşağısına ittik» (51nci âyet).

Yorum 6: İnsanlara hitab eden anlamı: «Ben sizin bedenlerinizi, incir gibi çokluk sırrı ile yarattım. Fakat ruhunuz zeytin gibi tekliğin sırrını taşır. Eğer nefsiniz-de güzel ahlak çiçekleri açarsa (Tun Sînîn) îmana erer, Belde-i emînde olursunuz. Çünkü sizi yaratılış tercihlerimin en güzelinden yarattım.»

Yorum 7: Mâna alemi açısından yorumu:

«Sizi çokluk aleminde incirin şeker ve sütü gibi bir arada tutarak cennet bahçesine (Turi Sînîn) eriştirecek olan hikmet, Nur-u Muhammedi'dir. Onun tekliği ve parlak siyahlığı zeytinle pek güzel şifrelenmiştir.»

Belde-i emîn de kalb-i sanûberî'dedir. Kalbdeki , bu hikmet de zeytine benzetilmiştir.

İnsanın Ahsen-i takvim'den yaratılma hikmeti ise, kalb-i sanûberîsiyle nur-u Muhammedi santraline bağlanmasından doğmaktadır.

Şimdi 5'ınci âyete geçiyoruz.

Âyet 5: «Sonra onu aşağının aşağısına reddettik.»

İlk 4 âyette yaptığımız yorumlara aynen bu âyette devam edebiliriz. Konuyu, yumurta hücresi ve meni hücresinden alırsak: Eğer yumurta hücresi döllenip o Belde-i emîn'de hayat bulmamışsa, yani rahme yapışmamışsa; pislik halinde tuvalete atılır.

İkinci yoruma uygun olarak: Eğer insanoğlu güzel bir yerleşim yöresi tutamazsa perişan olur. Hayvandan daha zor hayata mahkum olur.

O mükemmel yapı, sağlığını kaybeder, dertten derde koşar durur.

Üçüncü yorumda: Eğer insan E vitamini, temiz oksijen gibi nimetleri ihmal ederse hastalığa, ölüme mahkum olur.

Dördüncü yorumda: Eğer teklik aleminin sırrını fark etmezse, aşağının aşağısı vahşi bir hayvandan daha sefil olur.

Bu âyetteki önemli bir mesaj da; reddettik, fırlattık kelimesidir. Yani, insan eğer îman sırrını, kalp hikmetini sezip Belde-i emîne, nur-u Muhammedî'ye sığınamazsa; otomatik olarak tüm güzelliklerden dışlanır. Çokluk aleminde sonsuz yalnızlıklarda perişan olur. Nitekim altıncı ayet bu fırlatılmaya açıklık getiriyor.

Âyet 6: «Ancak inanan ve iyi davrananlar (salih amelde bulunanlar) başka; onlara tükenmez ecirler vardır.»

İlk 4 âyetin sırrını kavrayan iman eder, iman eden ise Ahlak-ı Muhammedîyi taklid eder (Ameli Saliha). Ve ebediyete kadar ilahî mükafatlar devam eder durur.

Böylece Ahsen-i Takvim sırrı da tanınmış olur. Zira insanın güzellerin en güzeli olan hilkati, onun kalbindedir. Ve ancak îman ile, ahlak-ı Muhammedi ile ebediyyen yaşayabilir. Allah sevgisi ve O'na ayine olmak hikmeti, onu sonsuzlaştırabilir.

Hz. Ali «Nehcül Belağa» isimli çok yüce eserinde bu ayetin yorumunu şu beyitle dile getirmiştir.

«İlacın sendedir, farkında olmazsın.

Derdin de sendedir, fakat görmezsin.

Sanırsın ki sen sade küçük bir zerresin;

Halbuki sende durulmuştur en büyük âlem.»

Altıncı âyette geçen «Gayr-ı memnun» kelimesi, Arap Edebiyatında «Hazzına doyum olmayan» demektir.

Âyet 7: «O halde (bunca bilimsel gerçeklere rağmen), dîni hangi şey tekzîb ettirir?»

Özellikle bu âyet, günümüz bilim adamlarına çok ilginç bir hitabdır. 1- 4'üncü âyetlerdeki açık ilmî mucizelere rağmen, dîni inkar etmek, yalanlamak mümkün müdür?

Akıl da Ahsen'i Takvim'in bir nimetidir. Aklı taşıyıp da Kur'an inkar edilebilir mi?

Âyet 8: «Allah Ahkemü'l-Hâkimîn değil mi?..»

Allah, tüm hikmetlerin (fizik, matematik) ve hükümlerin, güçlerin mutlak hakimi değil mi?..

Allah'ın bu sıfatı, celal tecellîsiyle Samed ve Ahad hikmetlerinin gaybdan alem-i imkana şiddetle, yansımasını ifade eder.

Ve de Süre-i Tîn'deki bunca açık mesajlara rağmen, hala Kur'an'a inanmayan varsa Ahkemü'l Hâkmîn sırrıyla alçaklar çukuruna fırlatılır, demektir.

Bu âyet tamamlanınca Efendimiz:

«Sübhaneke Fe Belâ» ya da

«Belâ ve innâ zalike mine'şşâhidîn» buyururlardı.

Ümmete de bu tarz bir tasdiki emretmişlerdir.

Namaz sürelerinin en basında yer alan bu üç sûreyi mü'minlerin ezberleyip, hiç değilse günde 1 kez namazda okumaları çok feyizli olur.

96. Alak Sûresi

Bu sûre, ilk inzal olan beş âyetle başlar. Kur'an'da mevcud 19 âyetli üç sûreden biridir (diğer sûreler İnfitâr Sûresi, A'la Sûresi'dir).

Sûrenin ilk beş âyetten sonraki kısmı uzun süre sonra tamamlanmıştır. Bu süre aynı zamanda bir önceki sürenin, yani Tîn Süresi'nin yaratılışla ilgili temel yasasını dile getirecektir. Zaten sûreye «Alak» isminin verilmesi de yaratılışın temel yasalarından olan Alak hikmetinden gelir. Bu sırrı ikinci âyette açıklayacağım.

Bu sûrenin ilk beş âyeti 19 kelimedir ve 76 harftir 1(19x4).

Aslında Kur'an'ın 19'lar mucizesini Sûre-i Müddesir'de anlatacağım.

Ancak Sûre-i Alak'ın bu ilk âyetlerindeki 19'Iar hikmeti, özellikle Kur'an'ın Allah kitabı olduğunu beyan sırrı taşır. Nitekim Velid Bin Mugiyre'nin bu hikmeti sezmeyişi; Sûre-i Müddesir'de lanetlenmiştir.

Şimdi bu beş âyetin çevirisini ve yorumunu yapacağım. Zira bu beş âyette insanlığa çok önemli bir mesaj sırrı vardır.

Âyet 1: Oku, Rabbinin ismiyle (oku). O ki (her şeyi) yarattı.

Âyet 2: İnsanı bir alaktan yarattı.

Âyet 3: Oku, O sonsuz kerem sahibi Rabb'indır.

Âyet 4: Kalemle öğreten de O'dur.

Âyet 5: O, insana bilmediği şeyleri öğretti.

Âyet 1: Yüce Kur'an'ın «Oku» emriyle intişar ve inzale başlaması, tüm beşeriyetin, okuyup öğrenmeye ve uygarlığa sevk ediliş sırrıdır. İlk kez yüce kitabımız tüm dünyaya okumayı zorunlu (farz) kıldı. 14 asır sonra dünya bu sırra yeni ulaştı.

Oku emrinde Arab lisanı açısından, okumak, tefekkür fiili ile beraberdir. Yine Oku emriyle insanın tüm canlılardan ayrılışı dile getiriliyor. Böylece İslam'da okumak, hatta 4'üncü âyet gereğince yazmak farzdır.

Okuma amacının, aynı zamanda yaratılış sırrını anlamak için insanlığa yakışır bir tefekkür olduğu vurgulanıyor. Rab sıfatıyla birlikte emredilmesi, tefekkürün, okuyup yazarak ilim öğrenmemizin, Allah'ın Rab sıfatının bir sırrı olduğu hikmetini beyan içindir. Nitekim Efendimiz âyetten önce okuma bilmediği halde; anında Rab sıfatı tecellisiyle okumuştur. İnsan ve yaratılışın hikmeti; böylece hilkati öğrenmesi, Allah'ı tefekkür etmesi içindir.

Âyet 2: «İnsanı bir Alaktan yarattı.»

Nedense bütün tefsirlerde «Alak» pıhtı olarak çevrilmiştir. Halbuki «Alak»ın en son düşünülecek mecazi manası kan pıhtısıdır. «Alak»ın lügat mânâlarını etimolojik etkinlik sırasına göre şöyle sıralayabiliriz:

a) Yapışıp ilişme.

b) Alaka, ilgi.

c) Cazibe.

d) Durgun kan.

e) Aşk, muhabbet, sevda.

f) Unsurların birbirine ilgi ve cazibesi.

g) Kan pıhtısı.

O halde, Biz insanı Alaktan yarattık, demek:

1) Rahme yapışan bir hücreden (döllenmiş hücrenin rahme yapışması) yarattım.

2) Manevi ilgi ile bedeninize ruhu meczederek yarattım.

3) Ruh, beden, nefs, kalp unsurlarım birbirine yapıştırarak yarattım.

4) İnsanı bir muhabbet ilgisinden yarattım, mânâları çıkar.

Daha önemlisi, sürenin isminin «alak» olması dolayısıyla, «alak»ın tüm hilkata geçerli olan sırrıdır.

Tüm varlıklarda yaradılışın temel fizik ilgisi muhabbettir. İşte sûre, bu ismiyle ve insan hilkatiyle ilgi ve muhabbeti temel yaradılış yasası olarak ilan ediyor (Alak).

Âyetlerin manalarını kısırlaştırarak nasıl telef ettiğimizi fark ettiniz mi? Hilkatin temel hikmetine, talî bir manaya uyarak «pıhtı» deyivermek, sürenin tüm ihtişamını yok saymak gibi bir yaklaşım olmuyor mu?

Alak, aslında bizzat maddenin var oluş hikayesidir. Fizik, kuvantı, ortaya çıkış açısından şöyle tarif ediyor:

«Etkinin belli bir boyut alanında geometrik ilgi sağlaması.»

Biz yorumumuzda ayetteki alak ismini genel anlamda: İlgi, fizik cazibe, şeklinde yorumluyoruz.

İnsanın «Alak»tan yaradılışım bildiren ayeti ise; hem meni hücresinin yumurta hücresine ilgisi, hem rahime yapışma ilgisi şeklinde kabul ediyoruz.

Âyet 3: «Oku, O ekrem Rabb'indir.»

Demek ki: Tefekkür, okuyup anlamamız, Rab sıfatı ile Kerîm sıfatının ortak bir ikram sırrıdır. Allah'ın Rab sıfatı genel anlamda eğitim, ıslah, güzelleştirme hikmetleri taşır. Ve bütün evren için geçerlidir. Bu hikmet Allah'ın Kerîm sıfatıyla birleşince tefekkür ve okuyup öğrenerek idrak başlar.

Bir insanın okuyup tefekkür edebilmesi ve idrak, özellikle Kerîm şifalının tecellisi ve ikramı sayesindedir.

Âyet 4: «Kalemle öğreten de O'dur.»

İnsana has yazılı ilim de bu âyetle farz olmaktadır. Bu âyet üçüncü âyete bağlıdır. Yani yazılı ilim de Ekrem olan Rabbın bir lütfudur.

Bilindiği gibi «ekrem» kelimesi (3'üncü âyet), kesiksiz güçlü bir ikramın ve kerametin ifadesidir. Bu nedenle, insanın okuyup yazarak akılcı bilimi kurması; Allah'ın ekrem bir lütfudur. Bir mucize, akıl almaz bir ikramdır.

Eğer ilâhî kerem olmazsa, hiçbir bilimsel keşif yapılamaz. Bilimsel sonuçlar, doğru olarak yargıya varmamızı sağlamaz. Bu nedenle, bu sonucu sağlayan yazılı ilim ve ilahî bir ikramdır, ilmi yazan, anlayıp îman etmezse bile; ilim ilahî ikram olarak yaşar, gelişir durur.

Âyet 5: «O, insana bilmediği şeyleri öğretti.»

Okur yazarlıkla birlikte, akılcı bilimin ayrı bir ilahî lütuf olduğu vurgulanıyor. Allah'ın insana ilmi talim edişi, sıradan bir öğrenim değildir. Okuyup yazma dışında idrak ve akılcı bilim, bilinmesi imkansız evren sırlarını zihinlere yerleştirmektedir. Bütün ilim böyle doğmuştur. İnsanlar evreni beş duyuları vasıtasıyla tanıyıp seyredebilirler. Beş duyu ise öylesine sınırlıdır ki, bugünkü ilmin milyonda birini meydana getirecek güçte değildir.

Evrendeki yüz binlerce ışından yedisini görebiliyoruz. On binlerce titreşimden ancak birkaç tanesini duyabiliyoruz. Sonsuz küçük mesafelerden sonu gelmez uzay derinliklerine kadar olan büyüklüklerin, birkaç santim ya da metre ite sınırlı bölümünü fark edebiliyoruz. Peki, atomu, hücreyi, genetik şifreleri ve sonsuz galaksileri nasıl öğrenebildik? İşte âyet bu gerçeği vurguluyor «İlim ancak benim ikramımdır; sizin kazancınız değildir» buyuruyor.

İslamiyet'in en önemli yönlerinden biri, beşeriyete ilmi tanıtmasıdır. Hangi yanlış yargı ne derse desin, ilmin, özellikle bağımsız akılcı bilimin kaynağı İslamiyet'tir,

İşte Kur'an, bu inceliği vurgulamak için inzal ettiği ilk beş âyeti böylece ilmin ilanına hasretmiştir.

Bir din düşünün ki, ilk mesajı okuma-yazma ve ilmi tarif ediyor, yaradılışın temel yasasını; ilgiyi tanıtıyor. Bu yüzden tüm peygamberler karşısında siyasî bir otorite varken (Firavun, Nemrud v.s.), İslamiyet'in karşısında cehalet temsilcisi; yani Ebûcehil vardır.

Âyet 6: Sakın öğrenmeyeyim deme, o insanı tuğyana götürür.

Âyet 7: Kendini müstağni görerek

Âyet 8: Nihayet Rabbinedir dönüş.

Âyet 9: Baksana: O yasaklayana (nehyedene).

Âyet 10: Bir kul namaz kılarken

Âyet 11: Baksana: O hidayet üzre giderse,

Âyet 12: Veya takva île emrederse fena mı?

Bu bölümde ilk üç âyet ilmin, tefekkürün amacını ve kaçınılmaz gerçeğini anlatıyor. İnsanoğlu bunca çabasını, bilgisini tartışır durur da; niçin bildiğini hiç düşünmez?. İlmin amacım, neden yaratıldığını hiç aramaz, görmezlikten gelir. Halbuki:

Âyet 6-8-9: «Okumaktan, tefekkürden kaçınma insanı tuğyan eder. Çünkü kendini müstağni sanır (muhtaç olduğunu unutur).» Bu bir gaflettir ki: «Sonuç Rabbine dönüştür.» Demek ki, insan okuyup tefekkür ederek kendinin sonunda Rabb'ine döneceğini öğrenir. Kendini müstağni saymaz, aksine Rabb'ine kavuşmak için üstün bir ahlaka ihtiyacı olduğunu anlar.

İlim öğrenme ve tefekkür, alemlerin derin hikmetini, san'atını öğretir. Bu sayede onun yüce yaratıcısına önce hayranlık, sonra derin bir sevgi duyarız. Bu ilgi (alak), bizi yitirdiğimiz hafıza kartı ardından; nerden geldiğimizi hatırlamaya götürür. Bize, «O'ndan geldik O'na döneceğiz» hikmetini öğretir.

Şu halde ilim, tefekkür, insanı güçlü bir alak (ilgi) sırrı ile Rabb'ine götürür. İlim, Allah san'atını ve kudretini tanıma hüneridir. Eğer bu hünere sahip değilseniz; bilgisizlik uçurumunda kalırsınız. İşte Kur'an, bu tahlil inceliği içinde; tüm insanları ilmi öğrenmeye çağırıyor. Ve cahilin isyanda kalacağını, kendi gücüne inanıp yüce yaratıcıyı inkar edeceğini ilan ediyor.

Bu üç âyetin enfüsî mânası nefse dönüktür:

«Ey nefs! Eğer gerçeği öğrenmezsen kendi gölge varlığına tapar, isyan edersin. Halbuki Rabb'ine döneceksin, bunu unutma.»

İsyanın, inkarın ve kendini müstağni sanan gururun menşeinde daima bir cehalet yatar. Bu üç âyet aynı zamanda toplumdaki isyanların, kargaşanın da baş nedeninin cehalet olduğunu vurgulamaktadır.

Âyet 9-10: «Namaz kılmaktan men eden, namaz kılana engel olan şu azgının hatme bak...»

Bu âyetlerle de 6, 7, 8'nci âyetler arasında bir sonuç bağlantısı vardır.

Bu âyetler, «Namaz kılanlara engel olanlar isyankar cahillerdir» kavramını getirmektedir. Namaz ve abdestin ilmî mucizeleri, inkarı mümkün olmayan gerçeklerdir. Bu gerçek karşısında, ancak okuyup tefekkür etmeyen namaza karşı çıkar.

Bu âyetlerin mânâsı bir sonraki âyetlerle bütünleşir. Bu açıdan 9 ve 12'nci âyetleri birlikte bir kez daha yorumlamak gerekir.

Âyet 11 -12: «Baksana (hale bak): O hidayet üzre giderse veya takva ile yücelirse fena mı (kime ne zararı dokunur)?»

Sûrenin basında da belirttiğim gibi, sûrenin 9 ve 12'nci âyetleri namazın farz olmasından sonra inzal olmuştur. Bu âyetlerin Alak Sûresi'nde tertip edilmesindeki hikmet fevkalade önemlidir.

İlmin namaza, namazın da hidayet ve takvaya götüren zincirleme bir yol olduğu; sûrenin bu tertibinden anlaşılmaktadır. Ve inanmayı isyan edenlere müthiş bir soru sorulmaktadır.

«Ey cehaletleri dolayısıyla isyan ve inkarda kalanlar! İnsanları hidayete, takva ve üstün bir ahlaka götüren namaza niçin karşı çıkıyorsunuz?

Haydi kendiniz inkardasınız; insanların namaz aracılığı ile yücelmesi sizi neden rahatsız ediyor?» Bunun tek nedeni, cehalet ve tuğyandır. (Tuğyan etmek: Câhil, âsi ve zâlim olmaktır.)

Enfüsî mânâda bu hitablar nefsler birliği şebeke-sinedir (Bak: İnsan Bilinmezi, Nefs Bölümü),

Şimdi sûrenin son bölümüne geçiyoruz.

Âyet 13: Baksana: O yalanlar, aksine giderse iyi,bir şey mi?

Âyet 14: Allah'ın gördüğünü bilmiyor mu?

Âyet 15: Celalim hakkı için eğer vazgeçmezse,

E muhakkak o alnı sürükleyeceğiz.

Âyet 16: Yalancı, cânî bir alnı (Nâsiye yüzü).

Âyet 17: O vakit çağırsın meclisini.

Âyet 18: Biz, çağıracağız zebanileri.

Âyet 19: Sakın onu dinleme, secde et ve yaklaş.

Bundan evvelki bölümde okuma, ilim ve tefekkürle insanlık değeri kazanılabileceğini ve hidayete erişilebileceğini dile getiren sûre, bu kez tuğyanda ısrar edenlerin akıbetini anlatıyor.

Âyet 13 -14: «O, yalanlayıp aksine giden, Allah'ın gördüğünü bilmiyor mu?»

Allah'ın her olaya, o olaydan daha yakın olduğunu bilmiyorlar mı? Zira, okuyup yazıp, ilim öğrenerek tefekkür etmediler.

İşte ey Habibim, Sen Kûr'an'ı oku ve bu gerçeği sonsuz ilmin sırlarım onlara öğret.

Bu iki âyetin önemli bir mesajı, ilâhî kudretin ne şekilde kavranması meselesidir. Genelde inançsızlar evrenin yaratıldığına inansalar da; bu kudreti kabul etseler de, her olayın yüce yaratıcı tarafından izlendiğini kavrayamaz ve inanmaz. Eğer Kur'an'ı, dolayısıyla ilmi gereğince tanırsak, tüm sistemlerin ilahî kudrete bağlı olduğunu anlar ve Allah'ın her hareketimizi anında görüp tesbit ettiğini biliriz. Bu kavramsa ahlakın yegane teminatıdır.

Bu iki âyette: Allah, sorumsuz yaşayanla, sorumlu yaşayan; yani takva sahibi arasındaki ince fakat önemli farkı vurguluyor.

Âyet 15: «(Gerçek, Tuğyan sahibinin sandığı gibi değil) eğer (tuğyandan) vazgeçmezlerse: Celalim hakkı için onu nâsıyesiyle sürükleyeceğiz.»

Nâsıye: Alın, yüz, saçla beraber yüz, ya da yandaşları demektir.

Âyet 16: «O nâsıye, yalancı ve cani bir nâsıyedir.»

a) O yüz, cani ve yalancıdır (tuğyan içinde olanın yüzü).

b) Azgınlar gurubunun cephesi, cani ve yalancıdır.

Âyet 17: «O zaman tüm nadîsini (tüm güvendiği güçleri ve yandaşlarını — Aslında nâdiye, kurultay,danışma heyeti anlamına gelir—) çağırsın.»

Âyet 18: «Biz İlâhî zabıta meleklerimiz Zebanileri çağıracağız.»

Zebaniler, adalet-i ilâhîyi yürütmekle yükümlü kudretlerdir. Bu yüzen «ilahî zabıta» tanımım kullandık.

Âyet 19: Bu âyetin Efendimize ve bizlere olan mesajında ince nüans farkları vardır.

Efendimize hitabı: «Onun çirkin yüzünü ve sözünü dinleme, onları kale alıp üzülme, secde et ve bana yakın ol.»

Bizlere hitabı: «Sakın, sakın ey mü'min! O tuğyan sahiplerine uyma, onları kale alma, secdenle Allah'a yaklaş.»

Âyetin enfüsî mânâsına gelince: «Sevgili habibim, hilkat amacın, senin hamdin ve niyazındır. Senin secdene doyamıyorum. Hep secde et ve yaklaş.»

Bu âyet, Efendimizi Mîrac'a davet âyetidir.



97. Kadir Sûresi

Bu sûre, Bedir harbi günü (17 Ramazan) sabah namazından sonra inzal oldu.

Bilindiği gibi inzâl: Âlem-i gaybdan şühuda çıkma demektir.

Âyet 1: Elhak, biz onu kadir gecesi İndirdik.

Âyet 2: Ne bildirir ki sana kadir gecesi?

Âyet 3: Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.

Âyet 4: Melâike ve ruh peyderpey iner onda, Rablerinin izniyle her bir emirde (bir bir hikmetle).

Âyet 5: O (gece) tan ağarana kadar, bir selamdır.

Âyet 1: Bu âyet, Kur'an'ın şanını ve yüceliğini anlatmaktadır.

Âyetin normal edebî üslüpda «innena» diye başlaması düşünülürken, «inna» diye başlaması, olayın şiddet ve kesinliğim beyan eder.

«Biz onu en kutsal gecede indirdik (Kadir gecesi)» vurgulanırken: Kur'an indirilişinin, evren sırlarını açıklamak anlamına geldiğini ve o anda, evrenin gayb perdesinin aralandığını anlatmak için, Allah sûreye başlarken çok şiddetli ve kesin bir emirle başlıyor.

«Biz indirdik (inzâl ettik) onu.» «Hu» emrinde bu mutlak hüküm, «Hu» keiimesinde Kur'an'ın benzersizliğini beyan etmektedir. «Hu» bir ilâhî esmadır. Ve burada Kur'an'ı anlatır. İşte bu esma sırrı içinde vahdet ve benzersizliği ifade etmektedir.

«Kadir gecesi» tanımına gelince «Kadir» kelimesi üç ayrı mânâ ifade eder:

a) Kader ve hüküm: Bu mânâya göre, evrenin kader sırlarının açıldığı gecedir.

b) Azamet ve kudret: Bu mânâya göre. azamet ve şeref gecesi demektir.

c) Tazyik: Bu mânâya göre, kudret-i ilahînin evrene İntikalindeki hikmetler gecesi demektir.

«Kadir gecesi» tanımında bu üç mânâ da bir aradadır, Zira sürede «kadir gecesi» üç kez üst üste geçmektedir.

İnzal: Alem-i gaybın, şühuda intikal etmesi demek olduğuna göre; bu gece, gaybın aralandığı gecedir.

Âyet 2: «Ne bildirir ki sana kadir gecesi?»

Kur'an'da bu tarz bilinmez kavramları açıklayan birçok ayetler vardır.

Allah'ın bu tarz emirlerinde ortak bir tanımı vardır:

«... Ne olduğunu kim bildirebilir?» Şeklinde gelen ayetlerde temel vasıf: Bu konu ilmen bilinemez, demektir.

Kadir gecesinin ilmen bilinmezliği yanında; bize, anlayabileceğimiz ölçüde tanımını 3, 4, 5'inci âyetler . yapacaktır.

Buna rağmen kadir gecesi, gayb aleminin bilinmezlik sırrını taşıdığından, zahirde kat'iyen kavranamaz, ancak kalben, enfüsde hissedilir.

Âyet 3: «Kadir gecesi bin (1000) aydan hayırlıdır.» Kadir gecesinin bilinmezliğini anlatan âyet; yani üçüncü âyet, şühud aleminden bir örnekle tanıma başlıyor:

«O gece, bin aydan hayırlıdır.» Bu misalin yorumuna gelince:

a) Bir mü'minin gönülden hamd niyazı, 1000 aylık zahirî ibadetten hayırlıdır.

b) Kesin olduğu bütün tefsircilerce kabul edilen bir hadise göre: Efendimiz, rüyalarında Emevîler'in minbere tırmandıklarını görmüş ve çok müteessir olmuş-tu. Bu rüyadan sonra Sûre-i Kevser ve Sûre-i Kadir nazil oldu.

Hz. Ali, kadir gecesi şehid edildi. Emevîler'in zahirî saltanatları ise 83 sene 4 ay; yani bin ay sürdü.

Kevser Süresi'nde Emevî soyunun ebter olduğu; Kadir Süresi'nde ise Emevîler'in 1000 ay sonra yıkılacakları dile geliyordu.

Hadîslerin toplandığı yıllarda, siyasî otorite Emevîler'in elinde olmasına rağmen, bu hadîsin yazılmasına karşı çıkmadılar. Kendilerinde az da olsa bir hayra nisbet kurdular. Bu konuda ayrıntılı bilgi isteyenler Tirmizî, Tebaranî, Delâilde Beyhakî gibi kaynaklara ve Elmalılı merhum Hamdi Efendinin tefsirinde 5972'nci sayfaya baş vurabilirler.

İşte Horasanlı Ebâ Müslim, Kur'an'ın bu mucizesine inanarak Emevîler'i 30 - 40 kişilik askeri ile yerle bir etmiştir.

c) Efendimiz bir emrinde: «Bin yıl zahirî feyz yağsa, Fatiha'nın sırrı ondan daha hayırlıdır» buyurmuştur.

d) Bin ay, normal melek zaman saatinde (4'üncü ayete kıyasla) bir gecedir ve bu gece; kadir gecesi, gayb zaman saatinin dünyada işleyiverdiği bir mucize zaman genleşmesidir.

e) Kalbe, gaybdan bir hikmet gelince bin yıllık terakki olur.

f) Bin ay, yaklaşık olarak uzun bir ömrü temsil eder. Bu âyet buyurmaktadır ki: Bu gecede alacağınız gerçek bir kalb feyzi, ömrümüzün tümünden daha hayırlıdır.

Âyet 4: «Melekler ve ruh kesiksiz ve devamlı nereler...»

Henüz Hz. Adem'in bedeni yaratılmadığı devirlerde; meleklerde, arza inmek, onu ziyaret etmek hevesi vardı. Sık sık arza inerlerdi. Bu duygu, meleklerin Efendimize karşı ezelde duydukları iştiyaktan doğmaktadır. İnsanların yeryüzüne gelmesinden sonra meleklere genelde bu ziyaretler yasaklandı. Kadir gecesi Kur'an'ın inzali sebebiyle yılda 1 gün ruhlarla birlikte melekler arza inerek, Hz. Muhammed (S.A.V.) sofrasında bu ilahî ziyafete katılırlar (kadir gecesi şenliği).

Âyetin son cümlesi melek ve ruhun kesiksiz arza » intikalini bir forma bağlamıştır.

«... Min külli emrin (her emirden)» burada «min» affı, bağlantı kabul edilirse, o zaman ayetteki mânâ;

«O kadir gecesi melek ve ruh aldıkları emrin uygulamasına (uygulaması için) Allah'ın emriyle inerler» demektir.

«Min» eki emre atıf ise, o zaman ayetin mânâsı:

«O gece melek ve ruh her emirden izinle inerler» demektir.

Adem'e secde emri gibi; ilahî emirle inerler demektir. Zira ilahî tecelli, kalb-i Muhammedi (S.A.V.)'ye inince, secde emri doğar ve böylece ruh ve melekler, bin gecelik bu intikali bir gecede yaparak büyük bir ilahî tecellî sergiler.

Burada önemli bir nokta ruhun intikalidir. Gerçi bazı yorumcular, «ruh»dan muradın Cebrail olduğunu savunmuşlardır. Ancak, Cebrail de bir melektir. Ve melek kavramı içindedir. Bazı ayetlerde tek basma ruh geçince Cebrail'in kasdedildiği olmuştur. Ancak «Melek ve Ruh» kavramında elbette Cebrail olarak ayrı tanım söz konuşu değildir.

Ruhların arza intikali ancak bir ilahî emirle mümkündür. Emr aleminden izin çıkmadan ruh arza intikal edemez.

Bu intikal de sırr-ı Mühammedî (S.A.V.) hikmeti içindedir. Velîlerin ruhları, şehidlerin ruhları Efendimize hizmet için arza emr-i ilahî ile intikal edebilir.

Bu genel kuralın dışında, ölenlerin ruhu emr alemine İntikal eder. Ve arza dönemezler. Ruh çağırma şaşkınlığında olanlar bu hikmeti bilmediklerinden şaşkın maceralar peşindedirler.

Âyet 5: «Ta fecrin tulûuna kadar (tan görülene dek)...»

Bu âyette birinci bölüm kadir gecesinin sûresini simgeler ki: Arzın dönüşü göz önüne alınırsa; kadir gecesi 24 saat sürer. Ve Mekke boylamından başlayarak batıya doğru intikal ede ede sürer ve yine Mekke'de sonlanır.

Âyetin ikinci bölümü:

«Fecrin tulûuna kadar bir selamdır» ibaresindeki «selam» kelimesidir.

Selâm-ı ilâhî: İlâhî bir ilgi, bir ceryandır:

a) Zâhir, yani gündüz başlayınca çokluk yansır ki; gayb aleminin sırrı perde arkasına çekilir.

b) İslam güneşi 27 Ramazanda doğmuştur. Bu, tüm insanlığa büyük bir rahmet ve selamdır. Bu gece, yalnız arzda değil, ruhların ve meleklerin intikali dolayısıyla tüm evrenedir. Tüm evrende bir bayram, ilâhî bir şenliktir.

c) Her ferdin ruhunun, kalbine tazyik ederek ilahî hikmeti sezdiği gecedir. Gönülde îman ışığı yanana kadar sürer.

d) Kur'an, gönüllere ilâhî selamın, Allah ceryanının sırrını yansıtan bir hikmettir. Onun inşitarı, gaybın açılıp, gerçeklerin Allah emri ile dünyaya sergilenmesini temsil eder.

İşte böylece Allah, kadir gecesi dolayısıyla, Kur'an'ın intişarının ve Efendimizin sırrının ilmen bilinemeyeceğini bildirdikten sonra, o sırdan ehline perde perde gerçekleri açıklamıştır.

Şimdi bir noktaya dikkatinizi çekiyorum. Önce Allah, Alak Sûresi'nde Kur'an'ın ilk intişarını bildirmiş; sonra bu süre ile Kadir Sûresi'nin ne denli bir evren sırrı taşıdığını Kadir Sûresi ile açıklamıştır.

Alak ve Kadir Sûreleri'ni birlikte sezmeye çalışırsak: Evrendeki büyük hikmetin Alak (ilgi ve cazibe) ile başladığını ve gayb âleminin mucize sırrı ilâhî selamla insan hikmetinde billurlaştığını anlıyoruz.

Ve Kur'an bu temel hikmetin anahtarıdır.

98. Beyyine Sûresi

Bu sûreye, Kayyime Sûresi ismi de verilmiştir. Medine'de nazil olmuştur. İslam Dini'nin geleceğinin, bütün dinler tarafından önceden kesinlikle bildirildiğini beyan etmektedir.

Âyet 1: Ehl-i kitab ve müşriklerden o küfredenler, kendilerine beyyine gelene kadar infikâk edecek değildi (ayıkacak değildi).

Âyet 2: Allah'tan bir resûl peyderpey temiz sayfalar okur.

Âyet 3: Öyle ki onlarda kütübi kayyime.

Âyet 4: Öyle iken ehl-i kitab kendilerine beyyine geldikten sonra ayrıldılar.

Âyet 5: Halbuki onlar: Muhlîs kulluk, hanîflik, namaz kılmak ve zekât vermek için emr olunmuşlardı. Odur dîni kayyime.

Âyet 6: Ehl-i kitab ve müşriklerden küfredenler cehennem ateşindedirler, orada muhalled kalacaklardır, onlardır bütün şerrülberiyye.

Âyet 7: Onlar ki îman edip salih amel yapar, onlar bayrülberiyye.

Âyet 8: Onların mükâfatı Rableri nezdinde altından ırmaklar akan cennetlerdir. Hepsi de içinde ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı, onlar rablarından; bu işte Rabbına haşyet duyanlara.

Âyet 1: Bu âyette en önemli mesaj küfrün tanınmasıdır.

«Ehl-i kitab ve müşriklerden küfredenler kendilerine beyyine gelene kadar İnfikak (ayıkma) edecek değillerdi. »

Demek ki, ister bir din sahibi olsun, ister Allah'a eş koşanlardan olsun; İnsanlar İslam'ın beyyinesi (kesinlik belgesi) olmadan ayıkamazlar. Küfr hali demek, gerçekle kendi arasında perde koymak demektir. Nefs kendi basma kalınca daima gerçekle kendi arasına perde koyar. Bu perde hem ehl-i kitabda, hem tek Tanrı'ya inanmayan insanların tümünde vardır. Bu yüzden kafir kavramı, gerçeği görmeyen, kendini nefsle perdeleyen tüm insanlara yönelik bir tanımdır. Sûrenin bu ilk âyetindeki en önemli mesaj budur. Ve insanların tümüne yöneliktir.

İkinci mesaj ise, İslam gerçeğinin bir vesika olduğu hikmetidir (beyyine). Sûreye de bu yüzden kesin vesika (beyyine) ismi verilmiştir.

Kur'an'ın ve İslam'ın beyyine sırrı bütün süre boyunca tek tek, sahife sahife açıklanacaktır.

Âyet 2: «Allah'tan bir elçi (Resul) tertemiz sahifeler okur.»

Şüphesiz Efendimizin Kur'an okuyuşu tanımlanmaktadır. Kur'an Mucizeleri kitabımızda «Kur'an'ın Safiyet Sırr» başlığı altında anlattığımız hikmetler, bu âyetin yorumu niteliğindedir. Çünkü Kur'an dışında yazılan her eser, zamanının yanlış bilgilerini taşımak zorundadır ki, bu bilimsel bir kirdir,

Kur'an dışında yazılan tüm kitaplar, yazarın zaaf ve eğilimlerini de taşır. Bu açıdan bilimsel olarak arınmış olamazlar.

Yine Kur'an dışında tüm kitaplar kişilerin çıkarlarını temsil eder ki, bu yüzden kirlenmiştir.

Tüm kitaplar dünyanın kirleri ile yıpranmıştır. Kur'an ise, dünyayı gerçeği ile yansıtır. Bu yüzden de tek temiz kitapdır.

Diğer semavî kitaplar tahriflerle kirlendiği halde; Kur'an'a tek harf ilave edilememiş. Bu yüzden de tek temiz kitapdır.

Bu âyet «vahiy» kavramındaki özelliği dile getirdiği gibi, kalb-i Muhammedî'deki arınmışlık sırrını da (Mustafa) vurgulanmaktadır.

Âyet 3: «Öyle ki onlarda kütübi kayyime.»

Kur'an değişmeyen kesin kitabdır. Zira onun tümü Levh-i mahfuzdur. Ve her harfi dahi kesinleşmiş ilahî bir kayıttır. Bu yüzden Kur'an'ın ne te'vili ne saptırılması olmayacaktır.

«Kayyime» kelimesi, temel ve değişmezlik yanında, himaye ve korunma altına alınışı ifade eder. Burada önemli bir özellik; «Kütübi Kayyime»nin kesinlikle tek oluşudur. Yani bir takım kitablar «Kütübi kayyime» olmaz; tek bir kitab «Kütübi kayyime» olur; o da Kur'an'dır.

Âyet 4: «İşte 'Kütübi kayyime'den gelen bu beyyine (kesin vesika) gelince ehl-i kitab ihtilafa düştüler»

Yani bir kısmı «Beyyine»nin sırrını anlayıp İslam'a girdi, bir kısmı ise ehl-i kitab olarak kaldı ve küfrü (perdeli oluşu) seçti.

Bundan sonraki âyetlerde de açıklanacağı şekilde Kur'an «Kütübi kayyime» (temel kitab) olduğundan; İncil ve Tevrat'da ondan hükümler vardır. «Hiç değilse bu gerçeği bilmeli ve o hükümlere uymalıydınız.» Zaten ihtilafın nedeni, ehl-i kitabın kendi dinlerini unutmuş, onun hükümlerim terk etmiş olmalarıdır.

Nitekim ehl-İ kitabın, «kütübi kayyime» deki (temel kitabdaki) beyyineyi (açık ve kesin hükmü) hemen tanımaları ve îman etmeleri gerekiyordu. Zira bu kitablar İslam'ı ve onun yüce peygamberin! haber vermişti (Tek Nur, Peygamberlere îman bölümüne bakınız).

Âyet 5: «Halbuki ehl-i kitab:

a) Yalnız Allah'a kulluk etsinler,

b) Dîni halis kılarak hanîf olsunlar,

c) Namaz kılıp zekât versinler, diye emr olunmuşlardı. Odur dîni kayyime.»

Şimdi âyette zikredilen bu üç maddenin özelliklerini görelim:

a) Yalnız Allah'a kulluk etmekle emrolunmak:

Burada iki mânâ vardır. Birincisi, Allah'a oğul v.s. gibi yanlışlarla eş koşmaktan kaçınmak. İkincisi, İslamiyet'ten önceki dinlerde şiddetle ibadete dönüş ve dünyayı terk zorunluğudur. Bu yüzden İslam'dan önceki din adamlarında dünyadan kaçarak yalnızlığa çekilmek zorunluğu vardır.

b) Dîni halis kılarak hanîflerden olmak:

«Halis kılmak» demek: Her davranış ve düşüncede dini esas almak demektir. Esasen eski Hristiyan ve Yahudiler'de bu tarz dindarlar vardır. Bunlar dini her şeyden üstün tutarlardı. Ve bunlardan Asr-ı Saadet'te kalanlar hemen Müslüman oldular.

Hanîf: Daima doğruya koşan, ona yönelen, hakperest demektir. «Madem ki hanîflikle emroldunuz niçin beyyine karşısında İslam'a koşmuyorsunuz?»

c) Namaz ve zekatı eda etmekle emrolunmuşlardı: Ehl-i Kitab'ın namaz ve zekât ile emr olunduğu halde, bu kesin ibadetleri nasıl unuttukları vurgulanıyor.

Aynı zamanda temel ibadetlerin «kütübi kayyime» hükmü olduğu dile getiriliyor.

Şimdi Kur'an azametinin bu kaçınılmaz gerçeği karşısında hala küfre saplananların akibetleri dile gelecek:

Âyet 6: «Haberiniz olsun ki beyyineden sonra müşriklerden ve ehl-i küfürde ısrar edenler, muhakkak cehennem ateşinde muhallettirler (aslında küfür, kendibi yakan büyük bir ateştir). Onlar şerrülberiyyedir.»

Demek ki Efendimizin beyyinesinden sonra, O'na karşı çıkanlar hangi görünüşte olursa olsun mutlak eserdir. Bu fevkalade önemli bir «kütübi kayyime» hükmüdür. «Kütübi kayyime»nin bir sırrı da tüm varlıkların Efendimizi tanımalarıdır. Küfredenler (perdeliler) hariç, tüm varlıklar Efendimizi tanır. Kafire verilen cezanın işte temelinde, bu «kütübi kayyime»nin temel hükmünü inkar gelir.

Burada çok önemli bir mesele:«Muhalled kalma» kavramıdır. Bundan sonraki âyette görüleceği şekilde:

İnananlar cennette ebediyyen muhalled kalacaklardır. Ancak «Cehennemde muhalled kalma» tanımı yanında «ebedî» kaydı yoktur.

Şimdi ince bir kavram farkına değineceğim: Muhalled nedir? Ebedî nedir?

Muhalled kalmak demek, devamlı kalmak demektir. Bu âyette kafirlerin cehennemde devamlı kalacakları bildiriliyor.

Ebedî kalmak, sonsuza dek kalmaktır. Ve bir ait, taki ayette cennette kalışı «Ebediyen muhalled kalacaklar» diye ayırmaktadır.

Muhalled, yani devamlılık zaman ile kayıtlıdır. Bir anlamda zaman yaşadıkça devamlılık vardır. Halbuki ebediyet, zamandan ötede bitmesi düşünülmeyen bir sonsuzluğu, sonu gelmezliği ifade etmektedir.

Muhyiddin Arabi Hazretleri, bu âyete kıyasen cehennemin çok uzun sürede devamlı olmasına karşılık, ebedî olmayacağını bildirmektedir. Bir hadisde de «Cehennemde bir zaman gelip dere otu bitecek» kaydını bu görüşüne mesned saymaktadır.

Bazı müfessirler ise, sonsuza dek cehennemde kalışı, Kur'an estetiği içinde uygun olmadığı için, ebedî kelimesi bu âyete girmemiştir, diye yorumlamışlardır.

Âyet 7: Bu ve bundan sonraki âyet, sûreye ismini veren «beyyine» yasasını kesin tariflerle tayin ediyor. Mahlûkatın hayırlısı olan «hayrulberiyye»yi tanımlıyor;

a) «Îman edenler,

b) Salih amellerde bulunanlar (güzel ve doğru biçimde yaşayanlar)...» Bunlar çok geniş kapsamlı kavramlardır. Bu kavramların sırrı önceki âyetlerde açıklığa kavuşmuştur.

a) Îman maddesi için:

1. Müşrik ve ehl-i kitabın küfür tavrından kurtulmak.

2. Tertemiz bir teslimiyetle inanmak.

b) Salih ameller maddesi için:

1. Şartsız kulluk uyumu.

2. Hanîf ve halis bir dindarlık.

3. Namaz ve zekat.

Enfüsî manada «Hayrulberiyye» Efendimize sınırsız bir ilgi ve muhabbet demektir.

«Hayrulberiyye» demek; tüm mahlukat içinde hayırlı olarak ayrılıp kesinleşmiş demektir.

«… İşte bunlar ahirette saadete erecek olanlardır.»

Âyet 8: «Onların ecri Rabb'leri nezdinde altından ırmaklar akan cennetlerdir. Hepsi de içinde ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı, onlar Rabb'larından; bu işte Rabbına haşyet duyanlara.»

Arapçada ecr iki yönlü kullanılır: Mükâfat ve ceza.

«Hayrulberiyye»nin mükâfatı Adn Cennetleridir. Şimdi âyetin açıklamasına sadık kalarak Adn Cennetlerinin özelliklerini öğrenmeye çalışalım.

Bu âyetin ilk bölümünde Adn Cennetleri’ne ait ipuçları şunlardır:

a) Adn Cennetleri cemîdir, yani tek değil bir çoktur.

b) Bu cennetler ind-i ilahîdedir, yani özellikle Allah'a yakındır.

c) Cennet altından ırmaklar akar.

Bu üç kavrama kısa açıklamalar getirmek istiyorum:

Adn Cennetlerinin çoğul olması, ayrı mekakanlarda ayrı güzelliklerden kurulu ilahî san'atın sonsuz yorumunu temsil etmektedir.

Allah'a yakın olmak (Adn Cennetlerinin ind-i ilahîde oluşu) kavramı ise önemlidir. Zira Allah, zaman ve mekandan ötede (münezzeh) olduğuna göre, hiçbir varlık ne O'ndan uzak olur, ne de O'na geometrik anlamda yakın olur, Allah her varlığa, o varlıktan daha öncedir (mukaddemdir).

Buradaki yakınlıktan murad, güzellik ve rızaya yakınlıktır. Nitekim âyetin ikinci bölümü bu tanımı doğrular.

Kur'an'da sık geçen:

«Altından ırmaklar akar» tanımına gelince;

a) Cennet mekanında geometrik düzen, çok farklı olmakla beraber, yine de vardır. Ve cennet varlıkları, herhangi bir cazibe ve yer çekim etkisine maruz olmadıkları için cennetin uzayında yaşar. Bu yüzden ırmaklar altta görülür.

b) Cennet ırmakları hay sırrı ile inşitar eder. Seyri imkansız güzellikleri temsil eder. Nitekim, bu ırmaklara, cehennemde cezası bitenler atılacak, hayat bulacaktır. Bu yüzden cennette bu ırmaklar, adeta devamlı güzellikler ve sevgilerin yayıldığı hikmet dolu cazibe akıntılarıdır,

Âyetteki ikinci mesaj, cennetin bu akıl almaz mutluluğu içinde, «ebediyyen muhalled kalınacağı» müjdesidir.

Önceki âyette açıkladığım gibi, Muhalled devamlı kalış demektir. Bir anlamda zamanın sonu ile kayıtlıdır,

Ebedî ise, zaman ötesindeki sonsuzluktur. Cehennemde olmayan bu özellik cennette vardır. Yani cennet hayatı, sonsuza yansır.

Bu mutluluk, Allah lisaniyle «Ben onlardan razıyım onlar benden razı.» tanımıyla dile getiriliyor.

Sûre-i Beyyine kesin hükümler ve tanımlar süresi olduğundan, cennet ve cehennemlere ait kesin tarifler bu 6, 7, 8'inci âyetlerdedir, cennet ve cehenneme ait diğer âyetlerin yorumlarında; özellikle mecazî mânâdaki yorumlarda, Sûre-i Beyyine'nin bu çizgileri temel alınır.

Kulun rızasını ve ilahî rızayı Sûre-i Fecr'de açıklayacağımız için, bu sûre içinde tekrar etmiyorum.

Beyyine Sûresi, kesin tanımlar sûresi olduğu için, bu sûrenin enfüsî yorumlarından kaçındık. Ancak sohbet tarzında ifadesi mümkün olabilen bu yorumları, yazılı metne dökmediğimiz için okuyucularım hoş görsünler.

Pazartesi, Temmuz 30

99. Zilzâl Sûresi

Bu sûre, Medine'de nazil olmuştur.

Âyet 1: Arz zelzele ile sarsıldığı


Âyet 2: Ve arz ağırlıklarını çıkardığı


Âyet 3: Ve insan «Buna ne oluyor?» dediği vakit.


Âyet 4: O gün (yer) bütün haberlerini anlatır.


Âyet 5: Çünkü Rabb'in ona vahyetmiştir.


Âyet 6: O gün nâs, amelleri kendilerine gösterilmek için dağınık fırlatılacaklardır.


Âyet 7: Her kim zerre miktarı hayır işlerse onu görecek.


Âyet 8: Her kim de zerre miktar şer işlerse onu görecek.


Birinci âyetten İtibaren tüm âyetler, üç olayı birden temsil etmekte ve zilzâl tarifi içinde tanıtmaktadır.


Bunlardan ilki ölüm anı, ikincisi kıyamete yakın günlerde cemiyetlerin hali, üçüncüsü asıl kıyamet günü.


Her âyet iç içe çok zarif bir şekilde, bu hikmetleri anlatmaktadır.


Âyet 1: «Arz zilzâl ile sarsıldığı (vakit)»


Sûrenin ve şüphesiz bu âyetin asıl tanımı, kıyamet günü yırtılan mekanın çıkardığı müthiş sarsıntıdır. Bu sarsıntı zelzeleden ötede bir parçalanıştır (zilzâl).


Ölüm anında böyle bir «zilzâl» geçireceğiz. Nefs, gönül ve ruhun bedenden kopuşu, dışardan fark edilmeyen müthiş bir zelzeleyi haber vermektedir.

Kıyamete yakın günlerde ise, cemiyetlerde bütün değer yargıları yıkılacak, toplumları tam bir keşmekeş saracaktır. Bu da bir «zilzâl»dir.


Enfüsî mânada âyet, küfrün, insanlığın tüm değer yargılarını bir «zilzâl» şiddetiyle yıkıp, onu değerleri yitmiş bir mahlûka çevireceğini beyan etmektedir.


Âyet 2: «Ve arz ağırlıklarını çıkarınca»


a) Kıyamet, günü çekim yok olacağından, arzda, ne varsa havaya fırlayacaktır.


b) Ölüm anında, vücudun, hayatın tüm unsurları fırlayacak (ruh, gönül, nefs). Beden cazibesini kaybederek vücuddan unsurlarını fırlatacaktır.


c) Kıyamete yakın, arzdaki tüm madenler işletilecek ve arzda ne varsa ortaya çıkacaktır. Ayrıca arzın, sırları tanınacak, merkezdeki magma çeşitli çatlak ve yanardağlardan fırlayacaktır.


d) Çoğu müfessirlerin, ölülerin kıyamette fırlayışı, anlamı verdikleri yorum, en doğru yorumdur. Ölüler kıyamette fırlayacaktır.


Ancak Eskâleha, ağırlıklarını atma demek olduğundan, verdiğimiz yorumlar da doğrudur.


Âyet 3: «Ve insan 'ne oluyor buna?’ dediği zaman»


a) Kıyamet günündeki manzara hiçbir alimin kavrayamayacağı bir tablo olacak.


b) Ölüm anında tüm gerçekler ortaya çıkınca; nefs, vücut iklimindeki akıl almaz değişme karşısında hayretten hayrete düşecek.


c) Kıyamete yakın günlerde toplumdaki dağılma ve çöküşe tüm insanlar hayret edecek ve

«İnsanlığa ne oluyor?» diyecekler.


d) Ve nefsin kirleri ortaya dökülünce, insan kendi içinden çıkanlara hayret edecek.

Aslında bu âyet: Zilzâlin ve arzın cazibesinin yok oluşu sonucu ortaya çıkan bir nevi uzaydaki manzaranın verdiği hayrettir. Uydularda cazibe kalkınca ne kadar şaşırtıcı olayların meydana geldiğini biliyoruz. Bunun, arz, hatta çevremizdeki semâ katında olduğunu düşününce, insanın ne denli hayrette kalacağı tasavvur etmek mümkündür.


Âyet 4 - 5: «O gün (arz) bütün haberlerini nakledecek, çünkü Rabb'in ona vahyetmiştir.»


a) Kıyamette arzın dağı taşı konuşacak, çünkü Allah ona vahyetmiştir. Konuşma bir titreşimdir. Ve programlı, matematik bir titreşimdir. Allah dilerse, böyle bir titreşimi her canlı ve cansıza verebilir.


Bu âyette, zahirde bir imkansızlık sanılan dağın, taşın konuşmasının fizik yanı bugün daha iyi kavranıyor.


«Çünkü Allah vahyetmiştir.»


O matematik titreşim programını vermiştir.


b) Ölüm anında beden, dolayısıyla beyin ilâhî bir emirle dile gelecek ve nefse: «Haydi ruh ceryanı kesildi, kendinde var sandığın gücü göstersene; kalk, «otur konuş» diyecek ve nefs perişan olacaktır.


c) Kıyamete yakın günlerde cansız maddeler (arzın bir parçası sayılan demir) konuşacak, yani teyb, hoparlör, icad olacak (onlara daha evvel yapılan kayıtlar, ilahî murada uygun vahye kıyaslanabilir). Ve arz bilimi, birçok gerçekleri kıyamete yakın günlerde ortaya koyacaktır. Susarak, konuşarak İlahî ilim sergilenecektir.


Âyet 6: «O gün nâs, amelleri kendileri ne gösterilmek için dağınık fırlatılacaklardır.»


Demek ki: İnananlar ve küfr içinde olanlar ayrı ayrı guruplar halinde fırlayacaklar. «İnançlarına göre haşr olurlar.» Bu ayrılıklar üç yöndendir:


a) Dirilip fırlayanlar, hayret haline göre ayrı bir fırlama sekti bulacak. Böylece kafirler küfürleri oranında dehşete kapılıp fırlayacaklar. İlâhî adalet onları ayrı bir şekle ve görünüme bürüyecek.


b) İnsanlar ölürken mânalarına denk bir sıfata bürünür.


c) Kıyamete yakın günlerde herkes inanç fraksiyonlarına ayrılacak.


«Nâsın amellerinin kendine gösterilmek için» emrine gelince;


Kıyamette herkesin hayat macerası video bandı gibi kendine gösterilecek.Ölüm anında hayat, sinema şeridi gibi hızla gözümüzün önünden geçirilecek.


Kıyamete yakın günlerde, mahkemelere olayın video bandının gelmesi olağan hale gelecek.


Allah, Mahkemeyi Kübrâ dediğimiz yüce mahkeme gününde; kazandıklarımızı ve kaybettiklerimizi gözler önüne getirecek. Bu emirde açık bir tanım var, bunu çok iyi anlamalıyız:


«O gün, haliniz kitaptan okunacak, dinlenecek» denmiyor, «Gösterilecek» deniyor.


Bu kaydın özellikleri ise, son iki âyette açıklanıyor.


Âyet 7-8: «Her kim zerre miktarı hayır işlerse onu görecek. Her kim de zerre miktar şer işlerse onu görecek.»


«Miskale zerretîn» demek: Atom ağırlığı kadar küçük demektir. (Zerre: Atom. Miskal: Ağırlık, ölçü birimi.)

Demek ki o bandlarda en ince ayrıntılar kaydolacak.


a) Atomun minicik ağırlığı kadar hayır ya da şer mutlaka ilahî kompütere yansımaktadır. Hiçbir hareket, fiil yoktur ki ilâhî kayıt ekranına yansımasın.


b) Kıyamete yakın günlerde, en ufak zerrelerde ne kadar hayır ve şer olduğu bilim dünyasına yansıyacak ve atom gibi, miniğin de miniği bir zerrede, hayır ve şer nice kuvvetler olduğu bilinecek.


c) Enfüsî mânaya gelince: Nefs ve gönül çok hassas bir yapıya sahiptir. Atom ağırlığındaki minicik bir hayır da şer de oraya yansır ve yerleşir. Bir hadîsde Efendimiz: «Her günah, bir zerre de olsa kalp önüne bir leke bırakır» buyurmuştur. Kalbimizin çok hassas şekilde korunması, hele şer sevgilerden uzak tutulması gerekir. Nefs de böyledir: En ufak ihmalde bir günah deliği açar ve o noktadan şeytan titreşimi dolmaya başlar. Bu bir vesvese ile fark edilir.


100. Âdiyat Sûresi

Âyet 1: Sesle koşanlara (hızından ses çıkaranlara)

Âyet 2: O şiddetinden ateş saçanlara

Âyet 3: Ve sabah erken baskın basanlara

Âyet 4: Ve toz duman savuran

Âyet 5: Ve toplu olanı aniden ortalayan kuvvetler hakkı için

Âyet 6: İnsan Rabb'ine pek nankördür.

Âyet 7: Ve kendisi buna şahiddir.

Âyet 8: Ve hayrı sevmeye şedîddir (hayra karşı pek çetindir).

Âyet 9: Fakat bilmeyecek mi? Deşildiği zaman kabirdekiler

Âyet 10: Ve sadırdakiler derildiği zaman

Âyet 11: O gün Rabb'leri onlara elbette habîrdir.

Sûrenin inceliklerinin kavranması, sûreye ismini veren «Âdiyat» kelimesinin anlaşılmasına bağlıdır.

Sûrenin ilk beş âyeti, cesur bir savaşçı gurubunu tarif etmektedir. Genelde bir süvari gurubu şeklinde yorum yapılmasına rağmen, at ve süvari kelimeleri âyetlerde geçmemektedir. Bi'setin ilk yıllarında inzal olan bu süre geldiği zaman, Müslümanlarda süvari birliği olmadığı gibi, savaş emri de çıkmamıştır. Ayrıca «Fe» bağlantıları hep geleceğe yönelik tanımlar getirmektedir.

Önce «Âdiyat» kelimesi üzerinde duralım:

a) Âdiyat, canlılar için kullanılınca: Hızlı koşmak, taarruz, tecavüz anlamınadır, çoğuldur (Adiyy).

b) Cansız olaylar için «Âdiye», intikal demektir. Mekan ve fizikte, hızla bir noktadan diğer noktaya intikal anlamına gelir.

Şimdi bu temel etimolojik kavramlara sadık kalarak 1 ve 5'inci âyetleri topluca açıklayalım:

Ayet 1-5:

1) Soluk soluğa koşan ayaklarından ateşler saçan, sabahın erken saatlerinde baskınlar yaparak,ortayı toz duman ederek düşmanın ortasına dalan savaşçılara and olsun.

2) Âyet gurubu geleceğe yönelik olduğuna göre, modern bir savaşçı gurubunu da özden tarif etmektedir.

Bir jet filosunun şiddetle ses çıkarıp, ateş çıkararak sabah saatlerinde düşmanın ortasına saldıran savaşçılarına and olsun.

3) Kalplerinde inançsızlara karşı çakmak çakmak öfke doğarak, seherde inançsızlara karşı, şimşek gibi sözlerle ortalarına dalarak mücadele eden mücahidlere and olsun (Âdiyat'a kalplerde kutsal öfke doğması anlamı verildiğine göre).

4) Gönüllerde doğan zikir heyecanıyla nefsine tam ortadan dalıp onu perişan eden aşıklara and olsun.

5) Fizik anlamda ayet nötronu tanımlamaktadır. Bir atom çekirdeğinin tam ortasına ses titreşimleri sür'atinde nötron atılırsa, ondan çakmak çakmak ışınlar çıkar ve çekirdek parçalanır.

Şimdi de âyetlerin verdiği önemli mesajları inceleyelim:

a) Seher vaktinin başarıdaki önemi: Seher vakti, nötronların en randımanlı ışın yansımaları anıdır. Ayrıca seher, tüm mana hikmetlerinin ezelden yansıdığı bir andır. Aynı zamanda bu seher anı, inanmayanların ve nefsin özellikle gaflet anıdır. İnananların fikir taarruzları küfrün böyle uyuştuğu anlarda çok etkilidir.

b) Birinci âyette geçen müsbet düşmanlık kavramı Müslümanlar için çok önemlidir. Zira yanlışa karşı çıkmak, yürekten gelen bir îman zevki, hatta sorumluluğudur.

c) İnanan bir askerî güç, cesaretle düşmanın tam ortasına vurmalıdır. Selçuklu ve ilk Osmanlı Orduları, savaşlarda bu ayete çok önem vermişlerdir.

Fizik kavramda da bir parçacığın daima hedefin ortasına yöneltilmesi gerekir. Çekirdek olaylarında olsun, biyolojik olaylarda olsun, hedef mutlaka cepheden ve ortadan ışınlanır.

d) Âyette geçen kelimelerin çoğu, mecazî mânası çok zengin olan kelimelerdir. Bunun nedeni, âyetlerin yorumlarına geniş kapsamlı imkan vermesidir. Ayrıca bu süre, edebî ahenk açısından emsalsiz bir şaheserdir. Bu süre geldikten sonra Mekke'de tüm edebî yarışmalar terk edilmiştir. Çünkü hiçbir edebî beyanın sürenin bu muhteşem güzelliğine erişemiyeceği kafirler tarafından da anlaşılmıştır.

Şimdi bu ilk beş âyette geçen kelimelerin bazılarındaki esrarengiz manaları dile getirmeye çalışacağım: İkinci âyette geçen «Kadh» kelimesi, bilimsel olarak hızlı çarpmak ya da sintilasyon anlamına gelir. Bu açıdan ayetlere verdiğimiz nötron çarpması örneği çok uygun bir tanımdır.

Felmûriyat: Meşale, simge, süngü anlamlarına gelir.

Nak'an: Toz duman kaydırmak, yok etmek anlamlarına da gelmektedir. Bu kelime de hem savaşçının zafer sonuçlarım hem nötronun çekirdeklerinin karmakarışık yapan etkisini simgelemektedir.

Bütün bu manalar dışında, bu beş âyet muhteşem hac ziyaretini de dile getirmektedir.

Hz. Ali bir yorumunda, bu beş âyeti, gönüllerden coşup gelen bir hac ziyareti olarak yorumlamıştır. Böylece hac ibadetinin, insanın iç dünyasındaki fırtına yaratan zevki anlatılmaktadır.

Âyet 6: «İnsan Rabb’ine karşı kenûddur.»

Kenûd: Anûd, kefur, nankör demektir. «Kenûd»un nâkıs, cimri, verimsiz anlamına da geldiği bilinmektedir.

Beş âyetin toplu mânasından sonra, insanın Rabb'ine karşı «kenûd» oluşu, çok zarif bir mesaj vermektedir.

Şöyle ki: ilk beş âyette tarif edilen, heyecanı ve cesareti yoksa; o insan «kenûd»dur.

Mana dilinde «kenûd», hamdin tam tersidir. Bu hikmet çok iyi bilinmelidir.

Âyet 7: «Ve kendisi buna şahiddir.»

Bazı müfessirler «Allah buna şahiddir» diye yorum yapmışlarsa da daha doğru ve yaygın olan yorum; «Kendisi buna şahiddir» çevirisidir.

İnsanlar, Rablarına karşı nasıl candan hamd etmediklerini ve atıl, yararsız yaşadıklarını pekala bilmektedirler. Çünkü gerçek pek aşikardır.

Nefs, gerçeği mutlaka ve tartışmasız bir şekilde bilmektedir. Buna rağmen:

Âyet 8: «(Çünkü o) hayrı sevmeye şedîddir.»

Bu üç ayet üç tarzda ifade edilebilir. Zîra «hayır» ve «şedîd» kelimeleri birbiriyle farklı nisbetler kurar.

a) O insan, hayrı sevmeye karşı şedîd, aksi ve tersdir.

b) O insan, dünya malına karşı şiddetli ilgi duyar.

c) O insan hayr işlerine karşı şiddetli bir inkıbaz halindedir; hayırdan şiddetle kaçar.

Kenûd vasfı, nefse ait korkunç bir huydur. Fedakarlıktan uzak, her türlü hayra düşmandır. Nerede hayırlı bir iş varsa ona karşı gelir,

Âyet 9: «Fakat bilmeyecek mı? Deşildiği zaman kabirdekiler.»

Kabirdekiler deşilip fırladığı zaman, o insan, elbette her şeyi görüp bilecektir.

a) O gün, o dehşet günü: «Ah bir îman kahramanı olsaydım; ne aptalmışım, kenûd oldum» diyecek.

b) Mahşer günü basma gelecekleri şimdiden öğrensin.

Kur'an, o gün olacakları Âdiyat Sûresi'nde bize hatırlatmaktadır. Yani, Âdiyat Sûresi'nin ilk beş âyetindeki kahramanlardan olmaz, kenûd olursanız; kabirden fırlayınca huzur-u ilâhîye ne ile gideceksiniz?

Âyet 10: «Sadırdakiler derişiği zaman.»

Gerek ölüm anında, gerek mahşerde gönüldeki ilgiler tüm çıplaklığı ile ortaya çıkacak, o zaman kenûd'un sinesinden dünya sevgisi, menfaat ve inkardan başka bir şey çıkmayacaktır. Bu ise, azapların pek vahimidir.

Halbuki mü'minin gönlünden heyecan, fedakarlık, sevgi ve kahramanlık çıkacaktır.

Âyet 11: «O gün Rabb'leri onlara elbette habîrdir.»

Yani, kenûd olup, insanlar uğruna mal, fikir ve can fedakarlığı yapmayanların vay haline. Rabbleri, onların korkak, silik, mücadeleden kaçan fiillerini en ufak ayrıntısıyla kaydetti; o gün, onlara da bildirecektir.

Daha önce de söylediğim gibi; bundan sonraki âyetler, Âdiyat Sûresi'nin hamdin tersi olarak ilan ettiği «kenûd insan»ın akıbetini dile getirecektir, özellikle Sûre-i Fil'e kadar sürelerin hepsi, Âdiyat Sûresi'ne yorum getirecektir.

Enfüsî mânada «kenüd" adını alan nefsdir. Gönül ise, savaşçı kahramandır. Kâria ve Tekâsür Sûreleri nefsin akıbetini tarif edecektir.

101. Kâria Sûresi

Âyet 1: O kâria

Âyet 2: Nedir o kâria?

Âyet 3: O kâria'nın ne olduğunu sana ne bildirir?

Âyet 4: O gün insanlar çırpınıp yayılan pervaneler gibi olacak.

Âyet 5: Dağlar da didilmiş elvan yünleri gibi atılacaktır.

Âyet 6: İşte o vakit mizanları ağır basan kimse

Âyet 7: Artık o hoşnut bir hayattadır.

Âyet 8: Amma mîzanları hafif gelen kimse

Âyet 9: O vakit onun anası hâviyedir.

Âyet 10: Ve bildin mi hâviye nedir?

Âyet 11: Kızışmış bir ateş.

Sûre, Âdiyat Sûresi'nden kısa bir süre sonra inzal olmuştur. Kenûd olan insanın akıbetini anlatmaktadır. Âdiyat Sûresi gibi on bir âyet oluşu da bu inceliğe bir işarettir.

Âyet 1 - 3: Bu üç âyet topluca «Kâria»yı tanımlamaktadır. «Kâria»nın bilimsel olarak bilinip kavranmasının imkansız olduğunu belirten ikinci âyet:

«Onun ne olduğunu sana kimse bildiremez» tarzında dile getirmektedir.

Kâria: Şiddetle çarpan belâ demektir. Genel anlamda kıyameti simgeler. Evet, lügat anlamı açısından, dehşet günü, akıllara hayret veren çarpma anlamına da gelmektedir.

Ancak âyetlerin ifadesinden anlıyoruz ki, «kâria» görmeden bilinemeyecek şiddetteki bir çarpmadır.

Bu çarpmayı, bilimsel olarak tanıdığımız müthiş çarpmalardan da ötede ve şiddette kabul etmemiz gerekiyor. Yani nötronun çekirdeğe çarpması, yıldızların Black Holes'e çarpması dahi «kâria»dan hafif olaydır. Kârîa'nın şiddeti üç kez tekrar edilerek, özellikle vurgulanmıştır.

Şimdi sûre, «Kâria»nın azametini 4 ve 5'inci âyetlerinde açıklayacak

Âyet 4: «O gün insanlar çırpınıp yayılan pervanelere benzeyecek (ateşe koşup atlayan pervaneler gibi şaşkınlık içinde çırpınacak).»

O şiddetli çarpma mekanı yırtıp, cazibeyi sıfırlayacak. Kâria'nın husûsiyetini anlamak için özellikle iki âyeti tanımak gerekiyor:

a) Şurâ Sûresi, Âyet 5: «... Gökler kudret-i ilâhînin şiddetinden patlayacak gibi gerilimdedir.»

b) Embiyâ Sûresi, Âyet 104: «O gün ki, biz semayı kitabların sahıfesini dürüp büker gibi düreceğiz...»

Demek ki, kıyamette boyutlar yıkılacak ve onlara bağımlı sema gerilimleri ve cazibe yok olacak, böylece insanlar şaşkın pervaneler gibi havada uçuşacak.

Tabir olarak tüm irade ve kişilik de mana bütünün-, de yok olduğundan, insanlar tam şaşkın pervaneye dönecek.

Aslında insan inkarda iken de böyle kâria çarpmış gibi şaşkın uçan pervanelere benzer.

Âyet 5: «Dağlar da ıhni Menfûş olacak.»

«Didilmiş, renk renk yünler gibi dağılacak.» Bu tanım da tam mânasıyle boyutların yıkılıp, cazibenin, yer çekiminin yok oluşunu tarif etmektedir. Ancak burada en ilginç nokta, dağların dağılırken renk renk pamuklara benzetilmesidir. Bu hikmeti bilimsel olarak şöyle açıklayabiliriz.

a) «Kâria» yalnız cazibenin yok olması değil, boyutların yıkılmasıdır. Zira eğer yalnız cazibe yok ofsa idi renk değişmezdi.

Renk: Kuvant titreşiminin mekandaki bir matematik bağlantısıdır. Mekanlar yıkılınca renkler değişir. Ve elvan elvan yeni titreşimler doğar. Ve dağın parçaları, cazibesini yitirdiğinden, yün gibi hafifler. Boyutlar değiştiği için değişik renklere bürünür.

b) Dağlarda bileşik halde bulunan elementler birbirinden ayrılacak; her element ayrı renkte kuvant emme özelliğinde olduğundan, renk renk parçalar havaya yayılır.

Kıyamete ait temel fizik kavramların tümü «Kâria» sırrında toplanmıştır. Boyutlara korkunç bir etki olacak ve boyutlar kapanan bir kitabın sayfaları gibi adeta dürülecek.

Sûrenin bundan sonraki bölümünü, yüce mahkemenin temel yasaları dile getirecektir.

Âyet 6: «İşte o vakit mizanları ağır basan kimse.»

«Mevazîn» tüm davranışları, duygulan kaydeden çok hassas bir kompüterdir. İlâhî yasalara göre programlanan bu kompüter, mahşerde ekrana sonuçları yazacak, alınan puanlar değerlendirilecek, eksiler, artılar birbirini götürecek; sonunda ağır basan yanı:

Kulluk ve sevabı çok ise, onlar hoşnud olacak.

«Mevazîn»in ağır basması için ne yapmamız gerektiği Asr Sûresi'nde özetlenmiştir.

Ancak, bu âyetle getirilen önemli mesaj şudur:

(Madem ki her duygumuz ve davranışımız kompütere kaydediliyor, o halde, bilerek bilmeyerek işlediğimiz günahların karşılığında aldığımız menfî puanları gidermek için çok hayır İşlemeliyiz. Hesap gününe bol müsbet puanla gitmeyi başarmalıyız. Sûre-i BeIed'de bu tarz müsbet hayırlar bildirilmiştir.

Âyet 7: «Artık o bir îşe-i râdiye'dedir (hoşnut bir hayattadır).»

Îşiye: Hoşnut bir hayat demektir, «Îşiye» ile «Râdiye»nin birlikte kullanılması, hoşnutluk üzerine hoşnutluktur ki, her an ayrı bir saadeti ve ebedî hayatın sonsuz zevkini ifade eder.

«Îşiye» zaten mutlu bir hayattır. O hayat içinde ayrıca hoşnutluk (Râdiye), cennet zevkinin zarif bir tarifidir.

Enfüsî mânada billûrlaşan nefs, bu zevki dünyada da tadar, ayrıca gönüldeki sır, bu îşe-i râdiye saadetiyle dolu olduğundan, gönüldeki mutluluk akıl almaz bir zevk alemdir.

Âyet 8: «Fakat mîzanları hafif gelen kimse.»

Âyete dikkat ederseniz «mizanları boş olan» demiyor; «hafif gelen» diyor, «yeterince kulluk yapamayan» diyor. Asr Sûresi'nin yasalarına uymayan, hesabı hafif kalandır.

Demek ki, layıkıyla îman ve sâlih amel olmazsa, mîzan hafif gelecek ve de mahşerde hüsrana mahkum olacak.

Kulluğu yeterince yapmayanların akıbetine gelince:

Âyet 9: «Onun anası hâviyedir.»

Burada iki tarz mâna düşünülmüştür:

a) Onun mekanı, vatanı hâviyedir (cehennemde bir mekan).

b) Yada, onun intikal kanalı, otomatik yatağı hâviyedir.

Âyet 10 -11: «Bildin mi hâviye nedir? »

Dünyada benzeri olan bir mekân değildir. «O nârı hâmiyedir.»

Cehennemde bir uçurumdur. Bu uçurum İncil'de de geçer.

«Nâr-ı hâmiye» ateşin en kızgın bir mekanıdır. Tekâsür Sûresi'nde cahîm'le biraz daha açıklama getirilecektir.

Ancak Kâria Sûresi'nin bu son üç âyeti, hepimizi çok ciddi ve içten kulluğa davet etmektedir. Yarım yamalak îmanla yola çıkıp hiçbir hayırdan nasibi olmayanlar, kendini aldatıp cennetten umut ummasınlar. Kulluk ve hayır ağır basmadıkça «Nâr-ı hâmiye»yi hiç hatırdan çıkarmamak gerekir.

Çünkü İnsan oluşun kaçınılmaz zorunluluğu, içten ve dosdoğru bir îman ile daim hayra yönelik sâlih (güzel) bir yaşayış tarzıdır. Bu iki gerek yerine gelmedikçe ilâhî kompüter müsbet ekranı yakmaz ve «hâviye» felaketi otomatik olarak onu alır.




Salı, Temmuz 17

102. Tekâsür Sûresi

Âyet 1: Çokluk kuruntusu sizi oyaladı.

Âyet 2: Ta ki kabirleri ziyaret edişinize kadar.

Âyet 3: Öyle değil, ilerde bileceksiniz.

Âyet 4: Sonra öyle olmadığını ilerde bileceksiniz.

Âyet 5: Öyle değil, 'ilmel yakîn' bilseniz.

Âyet 6: Andolsun o cahîmi mutlaka göreceksiniz.

Âyet 7: Andolsun o cahîmi kesinlikle 'aynel yakîn' göreceksiniz.

Âyet 8: Andolsun o gün naîmden mutlaka sorulacaksınız.

Ekserî müfessirler, bu sûrenin Mekke'de nazil olduğunu, Buhârî ise Medine'de nazil olduğunu savunur.

Âyet 1: «Çokluk kuruntusu sizi oyaladı.»

«Elha», «ilhâ»dan gelir, işinden alıkoyma, oyalanma, oyuncakla oynayıp eğlence ile vakit kaybetme demektir.

«Tekâsür»e gelince: Çoklukla övünme, mal, soy, güç, bilgi dahi! her şeyle meşguliyettir. Nefsin dünyadaki tüm heves ve ilgileri «tekâsür»dür. Özellikle maddî varlıkları sayıp, onlara zevk duymak, bu hevesle mal biriktirmek anlamlarına gelir.

Bu genel kavram içinde birinci âyet:

a) Kesretin (çokluk aleminin) basit görüntüleri sizi oyaladı.

b) Her türlü dünya nîmetlerini sayıp, onlara hevesle sahip olmak hırsı sizi oyaladı.

c) İç dünyanızda dünyaya ait basit zevkler öyle yaygın ki, sırf onunla dolusunuz.

d) Size verdiğim sonsuz gönül hazinesini unutup, bozuk para niteliğindeki dünya zevkleriyle sarmaş dolaş olmuşsunuz. Sizi bu ilkel kesret ilgileri sarmış. Bu anlamsız ve basit oyalanma:

Âyet 2: «Kabri ziyarete kadar sürdü.» Burada iki kavram var:

a) Siz kabire varana kadar sürdü, yani ölene kadar.

b) Kabirler ziyaretinde dünyanın boş olduğunu anladınız.

Kabire gidiş, kendi ölümünüz olarak kabul edilirse, ki 3 ve 4'ncü âyetler bu tarz yorumu haklı çıkarıyor. O zaman: Nefs, kabre gelene kadar dünya ile oyalanmaktan vazgeçmez, anlamı çıkar. Nitekim Hz. Ali Efendimiz bu âyetin yorumunda: «Kabir azabına kadar çokluk oyalanması sürer» buyurmuştur.

Ancak, kabir ziyaretinin de insandaki çokluk oyalanmasını tedavî ettiği kesindir. Bu âyetle kabir ziyaretinin hikmeti de vurgulanmış oluyor.

Ancak, kabir ziyaretinde dünya ilgisini gösteren davranışlar yasaktır. Hem öleni rahatsız eder, hem bizim alacağımız ibreti yok eder.

Surenin bundan Sonraki üç âyeti, ölüm ve kabir konusunda hikmetleri dile getirecektir.

Hayatın bir eğlence olmadığı, kabir ve ölümün de bir masal olmadığı Kur'an'a has bir incelikle dile getirilecektir.

Âyet 3: «Öyle değil, ilerde bilecekseniz.»

Kellâ: Öyle değil. Hayat oyalanmaktan ibaret değil. İnsanı, sıradan bir canlı gibi dünyanın basit ilgileri için yaratmadım; aksine evrenin sırlarını bilmek, beni bulmak için yarattım. Gerçekten kaçarsanız bunu mezarda öğreneceksiniz. «İlerde bileceksiniz» emrinden amaç, işte hayatınız sona ererken, yani mezarda gerçeği öğreneceksiniz demektir.

Bu âyetin bir kavramı da ilim ilerleyince evrenin gerçeğini ve tanrının varlığını öğreneceksiniz, demektir.

Bilinmesi gereken gerçek, kesret (çokluk) ile vahdet (teklik) arasındaki büyük hikmettir. Zaten kavranması pek zor olan bu hikmeti, hayatla ölüm arasında çözebilmesinin sırrını dördüncü âyet bir kez daha teyid ederek vurguluyor.

Âyet 4: «Sonra öyle olmadığını İlerde bileceksiniz.»

Dikkat edilince; bilinmesi gereken bu ölüm sırrının, üst üste iki âyette vurgulanmasındaki hikmet anlaşılır.

Yani vahdet ve kesret arasındaki bu hikmet, evrenin en derin bilinmezidir. Ancak beşinci âyet bu bilinmezliği açacak ve ilme havale edecektir.

Bu önemli üç âyeti, yani 3, 4, 5'inci ayetleri birlikte yorumlayacağım.

Âyet 5: «Öyle değil, 'ilmel yakîn' bilseniz.»

Bir şeyin «ilmel yakîn bilinmesi» demek, o olayın, gerçeğini her yanı île eksiksiz bilmek demektir.

Şimdi sûrenin bilinmesini istediği gerçekleri tesbit edelim:

1) Çokluk ve dünya malının insanı oyalamasından yanlışlık.

2) Ölüm ve kabir.

3) 6 ve 7'nci âyetler gereği mahşer ve cahîm.

4) İnsanın ölümden sonra öğrenecekleri ve mahşere intikali.

5) Bilinmesi gerekli bu maddeleri anlamak için, insan gerçeğinin temel unsurlarını ve dünyaya geliş ve ölümde meydana gelen olayları bilmek gerekiyor.

Okuyucularımız için büyük bir merak konuşu olduğunu tahmin ettiğimiz bu konuları imkan oranında cevaplamaya çalışacağım. Kolay anlaşılması için beşinci konudan tersine doğru konulara açıklık getireceğim.

Ancak unutmayalım ki, yarım yamalak bilgilerle bu sırları yorumlamak mümkün değildir. 3 ve 4'ncü âyetler bunu vurguladı. Zaten «ilmel yakîn» emri, gerçek, eksiksiz bilgi kavramıyle konuya çevre çizmektedir.

«İlmel yakîn bilseniz»den murad, mâna ilmini bilseniz demektir.

a) insanın Yaradılış Gerçeği ve İnsan Unsurları: Tîn Sûresi'nde açıkladığımız gibi, insan yaratılanların en güzelidir. Ruh + nefs + kalp + beden unsurlarından, san'at-ı ilahînin harika gergefinde işlenerek yaratılmıştır. Dünyadaki çoklukla eğlenmek, onun yalnız nefs yönünde çalışması; ruh ve kalp yanının iptali demektir. Binlerce matematik bilmeceyi çözebilen bir kompüter cihazına bakkal alış verişlerini yaptırmaya kalkmanız ne ise; insanın dünya malına, çokluk aleminin aptalca oyalanmalarına takılması da aynı şeydir.

Halbuki insan, gönlündeki ve ruhundaki ilahî hikmetle evrenlerin sırrım çözmeye ve tanıyıp bulmaya göre ayarlanmış harika bir sistemdir.

Öyleyse kesretin ilkel zevki İle oyalanıp durmayın. Evrenleri bulun, Yüce Rabb'inize kulluk edin; gönlünüzdeki sevda ceryanını çalıştırıp mahlükata hizmet edin, onlara yardım edin ve şevin (8'nci ayet).

b) Ölüm ve Kabir: Ölüm, Kâria Sûresi'nden anladığımız veçhile, insanın unsurlarının birbirinden ayrılması olayıdır. Yani ölüm anında beden, ruh, nefs, kalp birbirinden kopar. Ölümü fark eden nefsdir. Ruh, ind-i ilahîye dönmüştür. Kalp, bağlı olduğu gönül ceryan şebekesinde kalmış, nefsle ilgisi kopmuştur. Be-dense, biyolojik olarak sona erdiğinden, ölüm anında nefs tek basma kalmıştır. Ve asıl kişiliğimiz işte budur. Bu anda nefs, ruhdan aldığı ceryan ve gönülden aldığı duygulardan mahrum kalmıştır. Beyin durduğu için nefsin elinden motor kuvveti de alınmıştır. Nefs-de kalan yalnız kazandıkları hayırlar ve sevaplardır. Eğer nefs bu kazançlardan mahrumsa, bir hayal gibi hareketsiz, güçsüz bir ızdıraptan ibarettir.

«Mü'minin ölmeyişi» işte bu anda nefsin kazandığı hayır ve sevapla sağladığı manevî enerjiden gelir. Böyle bir nefs, yaşayan nefs gibi faaliyetlerine devam eder. Bunun dışındaki nefsler, donmuş gibi her türlü faaliyetten mahrumdur. İşte kabir dediğimiz mezarın sırrı da bu hikmetten başlar. İlmel yakîn bilinecek olan gerçeğin en önemli noktası budur.

Nefs, ilahî emir gereği bedenin ceset haline gelen kısmıyla ilgisini mekanda devam ettirir; kıyamete kadar onun yanında var hisseder kendini.

Ve mezara girer girmez yine ilahî yasa gereği bir kimlik tesbiti ile karşı karşıyadır.

İsmi, Rabbi ve dîni konusunda üç soruya muhatabıdır.,

Mezar mekanında, 3 boyutlu bir görüntü şeklinde görülen 30 - 40 cm boyunda sorgu meleklerini ekranda görerek bu soruları cevaplar.

Eğer nefs, hayır ve sevapla dolan enerjiye sahipse, bu soruları cevaplayabilir. Eğer bu ceryanı taşımıyorsa; donmuş gibi enerjisizse, korkunç bir paniğe kapılır. Zîra cevap verecek aleti yoktur. Ne ağız vardır konuşacak, ne de sevaplardan oluşan mikrofonu vardır.

Ve bu panik, kıyamete dek korkunç bir azabı temsil etmektedir. Çünkü mezar ekranındaki soru melekleri (münkir - nekir) cevap alana kadar sorularına devam edecekler.

Bu Ölünün azabı, gittikçe derinleşerek kıyamete dek sürecektir.

c) Berzah: Bir kimsenin ölümle ayrılan unsurları içinde, onu temsil eden kişiliğin nefs olduğunu açıklamaya çalıştık. Kabirde yeterince enerjisi olan nefs, soru meleklerinin sorularını cevaplayınca mahşere hazırlık kanalına geçer. Bu kanala «Berzah» denir.

Nefs, kıyamete yakın bir zaman noktasına intikal zorundadır. Dünyada yavaş dönen zaman eylemi, mahşer gününe kadar nefsi bu noktada bekletir.

O Berzah'a girerek, bir nevi zaman tüneline girer ve hızla mahşer noktasına yaklaşır. Nitekim mahşerde dirilen insan, bir namaz vakti geçti sanacak. Çünkü «Berzah» (bir nevi zaman tüneli), o nefsi kıyamet yılına yakın bir noktaya getirir.

Berzah'a nefsin durumu ise, yine enerjisine, yani kazandığı güzelliklere bağlıdır. Ne kadar güzellik kazanmışsa, «Berzah»da o kadar sür'atli ilerler, menzile (son noktaya) o kadar kolay varır. «Berzah»da iki türlü zorluk vardır:

Birincisi, zaman tünelinin uzunluğu. İkincisi, onun dehlizleri. Bir nefs, ne denli yücelmişse bu tüneli (Berzahı) o kadar kolay, tez geçer. Eğer nefsin enerjisi zayıfsa, uzayda gemisi bozulmuş kaptan gibi bocalar durur. Ancak sonunda mutlaka son noktaya varır.

Bundan sonra kıyamete ait gerçekler gelir. Bu gerçekleri altıncı âyette işleyeceğiz.

Beşinci âyetteki bir önemli mesaj da: Eğer ilminiz sizi kesret oyalanmasından alıkoymuyor, ölüm gerçeklerini kavramıyorsa, o ilim gerçek ilim değildir.

Âyet 6-7: «O cahîm'i mutlaka göreceksiniz. Andolsun onu (cahîmi) aynel yakîn bileceksiniz (cahîmin mutlak gerçeğini net olarak göreceksiniz).»

Burada da âyet iki kez teyid ediliyor. 6'ncı âyette, kabirden sonra cahîm'i göreceksiniz. 7'inci âyette ise, önce yalnız görülen cahîm'in sonradan tüm gerçeği ile derinlemesine görüleceği, dile getiriliyor. Cahîm ne zaman görülecek? (Âyet 6). Ne zaman aynel yakîn; tüm derinliğine seyredilecek? (Âyet 7).

Bu iki âyette dikkat ederseniz, burada söz konuşu olan «Cehenneme gitmek» değil, onu görmektir. Altıncı âyette yalnız «görmek» emredilirken, yedinci âyette ise «aynel yakîn», yani «tüm gerçeğiyle onu seyretmek» dile getiriliyor.

Cehennem; yanılgılardan, gafletten ve özellikle kesret (çokluk) ilgisinden kurtulamayan nefsin tedavi edildiği bir laboratuardır. Bu laboratuar, nefsi arıtmak için ona elbette çok derin bir azab verecektir.

Muhtelif âyetlerden biliyoruz ki cehennem, mahşerden sonra faaliyete geçecektir. Halbuki cennet ezelden beri vardır. Ve devam etmektedir.

O halde cahîm'i ne zaman göreceğiz? Sûre, ayıklamayı kabirle sınırlamıştır. Kabirde nefs ne olduğunu anladığı zaman, arıtılma laboratuarını hemen kavrayacak görecektir. Onu «aynel yakîn» görmesi ise, bir zaman tünelini temsil eden Berzah'tan geçerek zamanı aşan nefs, kıyamet gününe burun buruna yaklaşacaktır. O zaman, cahîm'i tüm ayrıntıları ile; onun nefsi arıtmak için ne denli etkin olacağını görecektir.

Bir örnek verirsek: 1000 yıl önce ölen bir kimse, Berzah'tan geçerek zaman düzleminde bizden üç yüz sene daha ileri geçmiştir. Bu nedenle cehennemi aynel yakîn görecektir.

Sûre-i Tekâsür, bu gerçekleri bildirdikten sonra çoklukta oyalanma keyfiyetine bir tanım ve açıklık getiriyor.

Âyet 8: «Andolsun o gün naîmden mutlaka sorulacaksınız.»

Naîm: Şükrü ve hamdı eda edilmemiş nîmetlerin tümüdür. Para, mal, sağlık, zaman, ilim ve Allah'ı anmaktan alıkoyan her türlü kesret ilgisi, hesabı sorulacak naîmdendir.

Efendimiz, yüce Peygamberimiz, bu âyeti yorum-larken: «Gölgelenecek kadar çadır, ölmeyecek kadar yiyecek, setri-i avret edecek kadar giyim dışında her nîmetin hesabı verilecektir» buyurmuştur.

Bu hesabı da vermeye mecbur olduğumuz cevapları şöyle özetleyebiliriz:

1) Her türlü mal kazanılırken helal kazanılmamış mıdır?

2) Zekat ve infakı tam olarak yapılmış mıdır?

3) O mala eğreti gözle bakılıp, gönüle sevgisi sokulmamış mıdır?

4) Şükrü ve hamdı icra edilmiş midir?

5) Bu nîmetler bizi Allah'ı anmaktan alıkoymuş mudur?

6) Zaman, ilim, gençlik, sağlık gibi nimetlere sahipken; bunları Allah'ın emirleri istikametinde kullanmış mıdır?

7) Her türlü çokluk zevki gözümüzde küçülmüş; gönlümüze yalnız ilahî zevk dolmuş mudur?

İşte cahîm'le yüz yüze gelince, bu yedi maddenin hesabı sorulacaktır.

Vay kesret oyalanmasıyle gerçeklerden kendini alıkoyanın haline.

103. Asr Sûresi

Âyet 1: Çağlara kasem olsun ki,


Âyet 2: İnsanlar hüsrandadır (çöküntü ve yıkıntı içinde perişandır).


Âyet 3: Ancak îman edenler ve güzel davranışta yaşayanlar, bir de hak ve sabır tavsiye edenler başka.


Bu sûre, Kur'an'da en kısa üç süreden biridir ve insanı tarif etmektedir. İnsana ait tüm gerçekler bu üç âyet içinde eksiksiz ifadesini bulmaktadır.


Âyet 1-2: «Asr» kelimesinin tam karşılığı «çağlardır. Talî mânaları arasında «ikindi» mânası da vardır.


Gerçekte insanların hüsranı tüm çağlarda olmasına rağmen, arzın son çağlarını ifade eden ikindi sırrı da özellikle günümüz için pek yerinde bir anlam taşımaktadır. Çağların ikindisi, hicri 1300'den sonraki asırlar için varsayılmaktadır.


Bu sürenin mucizevî azâmetme hakiniz ki:


Günümüz insanı, her haliyle, her toplumda perişandır. Bu hüsran, tüm milletlerin sosyologlarınca tebliğler halinde her gün yayınlanmaktadır.


Doğu toplumlarına bakın, Batı toplumlarına bakın; insanlık perişan değil mi?


Ekonomik olarak en zirveye ulaşmış toplumlara hakiniz:


İnsanları ya alkolün pençesinde kıvranıyor, ya çılgın ihtirasların tutsağı olmuşlardır.

Bunalımda olan, akıllı ile deli arasında titreşip duran sıkıntılı insan tipi, cemiyetin yarısına yaklaşmış durumdadır.


Beyaz zehir, çılgın terörizm, sapık trajik filmlerle kendini ancak tatmin edebilen insanoğlu neyi temsil ediyor?


Hüsran, hüsran, hüsran...


Bir yandan yüz milyonlarca insan açlık ve sefalet içinde, bunlar da hüsranda...

Bu vahîm tablonun dış yüzü bir stresler arenası. İç yüzü ise, inançsızlık, korku ve dehşetin curcunası.


İşte sûrenin ifade ettiği akıl almaz mucize, bu iki kısa ayete böyle gizlenmiştir.


Daha önemlisi, bu insanlık dramının değişmez tedavi reçetesini yine sûrenin apaçık vermesidir.


Ey insan! İnsanoğlu! Hüsrandan kurtulmak istiyorsan:


Âyet 3:


1) İman et

2) Sâlih ameller yap.

3) Hak ve sabır üzre tavsiyeleş (sözün ve hareketlerin hak ve sabır üzre olsun, başkalarını da bu istikamete çek).


Demek ki hüsrandan kurtulmanın vazgeçilmez reçetesi bu üç maddenin, elbette uygulanması sanıldığınca kolay değil. Ancak, âyetin sırrı, bu üç maddeyi birbirini açıcı olarak sunmasındadır.


a) Yanı îman edersen, o îman seni salih amelle-re, ahlaka ve vicdana götürür. Ahlak ve vicdan da seni hak ve sabır söyleşisine ulaştırır. Şimdi îman ile ilahî nîmete ulaşan bir insanın hüsrandan nasıl kurtulacağını inceleyelim:


Çağımızın modern bilimleri, özellikle tıp psikolojisi ve psikiyatri, insan için en büyük tehlikenin korku ve endişe duygusu olduğunu tesbit etmiştir. Gerek streslerin, gerekse bu bunalımlardan doğan psikosomatik dediğimiz çeşitli hastalıkların özünde bu iki duygu yatmaktadır.İnsanlar inançsız oldukları takdirde, bu iki duygu, yani korku ve endişe onlarda bilinç altında onarılmaz bir panik yaratır. Geleceğin her anından endişe ve korku içinde oldukları gibi, yaşarken de devamlı baskı altındadırlar. Her olay onlarda tamiri imkansız bir gedik açar.


Günlük hayatın olağan tezadları, inançsızlığın içinde olanlara öylesine tahripler yapar ki; tüm hayatı kendine zehir eder. İnanmadığı kaderle beyhude gülünç bir mücadeleye girer ve İç dünyasını kemirir durur.


Yapılan incelemeler, Hipotalamus (alt beyinde bir bölge) ve onun kanalı İle hormonlar sisteminde, bazı duyguların olumsuz; bazı duyguların olumlu etkiler yaptığım kesinlikle doğrulamıştır.


Kin, ihtiras, kıskançlık gibi duyguların hormonları , kısıp, hayatı zorlaştırdığım; sevgi, hoşgörü, özellikle başkalarına yardım duygularının hormonları bollaştırdığını artık biyolojik olay olarak tanıyoruz.


Korku ve endişenin ise, hormon sistemini alt üst ettiği bütün bilim çevreleri bir yasa gibi kabul etmektedir. Bu neticeler, beyindeki hipotalamusun, hipfiz salgı bezinin damarlarına yaptığı biyolojik etkilerden doğmaktadır.


İnanç, korku ve endişeyi tümüyle yenen ilahî bir hayat iksiridir- Onun sonucu olan sevgi ve hoşgörü tüm streslerimizi, hüsranı yenen ilahî birer ilaçtır.

Evet, kıymetli okuyucularım, Asr Sûresi tüm insan biyolojisinde canlanmış ve inkara kırmızı kart göstermiştir.


b) Sâlih ameller; yani ahlâklı ve güzel hayat biçiminin hüsrandan kurtaran etkisine gelince:

Sâlih ameller, Kur'an'da sık geçen bir tanımdır, Ahlak-ı Muhammedi'nin tümü demek olan, bu güzel ve seçkin hayat biçimi; îmanın bir tarz uygulamasıdır. İbadet, haramdan kaçma, insanları sevme ve on-!ara îman ve doğruyu öğretme, özellikle infak, Allah'ı anış, sâlih amellerin ana maddelerindendir. Yine salih ameller, bir bakıma Kur'an emirlerine uyma biçimidir. Bu açıdan ilim öğrenme ve yayma, nefs terbiyesi, vatanım koruma, bu uğurda canım verme bile «sâlih ameller» kavramı içine girer.


Demek ki; hüsrandan kurtulmanın ikinci maddesi Allah'ın tarif ettiği gibi yaşamaktır. Zaten ahlak ve vicdan yolunu seçmenin hüsranı yok edeceğini fark etmemek mümkün değil.


Sabır ve tavsiyesi de bir anlamda salih amellerdendir. Âyette bu iki noktanın özellikle vurgulanması, insanların hüsranda kalması ile sabır ve hak tavsiyesi arasında çok önemli ilgiler olduğunu bildiriyor.


c) Hak ve sabır tavsiyesi: Bilindiği gibi sabır, kadere îmanın vazgeçilmez bir sonuç belgesidir. Hak tavsiyesi, ahlakın vazgeçilmez intakıdır.


Hak tavsiyesi 5 önemli maddede yapılır:


1) Her işte sırat-ı müstakîm'i bulma, bunu hem kendine hem başkasına tavsiye etme.


2) Hakkın ortaya çıkması, hakkın korunması için her türlü fedakarlığı yapmak. Alaylar karşısında pasif kalmadan, daima aktif hareket ederek; çevrede hakkın, doğrunun yaşamasını sağlamak.


3) Herkese daima gerçekleri anlatmak, hakkı öğretmek, hatta öldükten sonra bile onun sözleri hak tavsiyesi olarak kalmalıdır. Bu madde, özellikle bir olay olmadan önce dahi, daima hakkın anlatılmasını daim kılmaktadır.


4) Hakka riayetin zor olduğunu, nefsin ağrına gittiğini bilerek, hak içinde sabrın sırrını da beraber anlatma.


5) «Men sabere zafera» (Sabreden zafer bulur) hadîsini anlatarak, zaferin sabırla mümkün olacağım, hakkın böyle korunacağını anlatma.


Sabrın inceliklerine ve formülüne gelince:


1) îmandan gelen güven, sabrın temelidir. Salih amel, kesinlikle sabırla birlikte yaşamaktadır.


2) Sabır, ancak Hak içindir. Küfre ve yanlışlığa sabr olmaz. Nefs, meskeneti nedeniyle küfre sabreder; bu ise küfre götürür. Onun için âyette önce hak, sonra sabır tavsiye edilmiştir,


3) Sabır gerektiği zaman mutlaka Allah'tan istenmelidir. Sabır tavsiye ettiğimiz kardeşlerimize de bu hikmeti anlatmalıyız.


4) Sırat-ı müstakîm'e girebilmek ancak sabırla mümkündür.

Asr Sûresi, asrı günlük zaman dilimi içinde kabul ettiğimiz taktirde (Asr ikinci mânada ikindi vaktidir:


Ahir zamanda hüsranın artacağı sırrını ilan eder.


Asr Sûresi'nin, her şer ve sıkıntı halinde sık sık okunması gerekir. Böylece sabır ve hakka manen yaklaşmış oluruz.


Bu süre, hak tavsiyesiyle Âdiyât Süresi'ne, Hüsranda kalanların tanımı yanıyla da Hüzeme Sûresi'ne irtibatlıdır.


Asr Sûresi, özellikle çağımızda insanı üç ayette anlatan muhteşem bir Kur'an mucizesidir. Ve insanların perişanlıktan kurtulmasını sağlayacak harika bir Kur'an reçetesidir.


Milyonları bulan eczanelerde bulunmayan, ancak insanoğlunun en büyük derdinin ilacı Asr Sûresi'dir.


Ah insanoğlu bu gerçeği bilseydi, uzaya bile Asr Süresi'ni yazar asardı.


104. Hümeze Sûresi

Âyet 1: Veyl (vay haline) bütün 'hümeze lümeze' gürühuna

Âyet 2: Ki bir mal toplamış onu saymaktadır.

Âyet 3: Malı, kendisini ebedî kılmış sanır.

Âyet 4: Hayır! O hutameye atılacak.

Âyet 5: Ve bildin mi hutame ne?

Âyet 6: Allah'ın tutuşturulmuş ateşi.

Âyet 7: Ki çıkar gönüller üstüne.

Âyet 8: O onların üzerine kapanacaktır.

Âyet 9: Uzatılmış sütunlarda.

Sûre Mekkîdir. Asr Süresi'nde hüsrandan kurtulma anlatıldıktan sonra, şimdi hüsranda kalanların akıbeti anlatılıyor. Namaz sureleri içinde cehennemin en net anlatıldığı sûre, bu sûredir.

Hümeze: İnsanları inciten, alay, eden anlamınadır.

Sûreye bu ismin verilmesi ve de bu tiplerin cehenneme en yakın insanlar oluşu çok ilginçtir. Demek Allah'ın en nefret ettiği davranış sahipleri «hümeze» ve «lümeze» gurubudur. Birinci âyette bu tanımları anlatacağım. Unutmayınız: Cehennemden, ilahî azaptan korkanların yapacağı ilk iş «hümeze» ve «lümeze» halini terk etmektir.

Âyet 1: «Veyl bütün hümeze, lümezeye.»

Hümeze: Hemz'i alışkanlık haline getirmek demektir.

Hemz: Sıkıştırmak, bunaltma, alay etme, aşağılama demektir.

Perde arkasında, insanlar aleyhine dolap çevirmek, dedikodu ve gammazlama da «hümeze»nin ikinci kat manasıdır. Hümeze'de, bu kötü huyların tümü vardır. Ancak, «hümeze» kavramının en çetini ve en adisi aşağılama, bunaltıp hırpalamadır.

Veyl: Yazıklar olsun, yuh olsun, demektir. Ayrıca cehennemde bir dere ismidir.

Lümeze: İnsanlara yukarıdan bakan, eksik arayıp kulp takan, kendini beğenmiş züppe demektir.

«Hümeze» ve «lümeze» küfür belirtisidir. Ve îmanla bir kapta kesinlikle bağdaşmaz. Zaten sûrenin amacı, küfre has bu huylara karşı mü'minleri uyarmaktır.

Âyet 2-3: «Toplayıp saymakla zevklendiği mala bağlılığı ve o malın kendini ebedî kılacağını zannetmesi.» Demek ki; kibirli, insanları aşağılayıcı davranışlar nefsin mal tutkusudur. Malını sayar durur. Ve onu ebediyyen kendine kalacak sanır. Bu dünya hırsı, diğer insanları ona küçük gösterir.

O halde dünya malına sıkı sıkı sarılan insan, nefs putuna tapmaya başlar ki; en vahim şirk budur. Bu hali, onu diğer İnsanlara karşı, alaylı, kibirli, aşağılayıcı kılar; herkesle alay eder. Yalnız kendini beğendiği için, dedikodu, gammazlama gibi hainliklere bayılır.

Mü'minde ise bu tablonun tersi vardır. Bir evvelki süredeki salih amellerde, yani güzel ve doğru hayat biçiminde ise:

Tevazu, ayıpları kapama, insanların zaaflarım hoş görme vardır. Mü'min, kendini hiç kimseden üstün görmez. Ne kadar çok malı da olsa, ona güvenmez. Kendinin saymaz. Malı elinden çıkınca da üzülmez. Yani,

«Ne yoklukta yerinir.

Ne çoklukta sevinir.»

Dünya malına bağlılık arttıkça, ondan ayrılmak korkuşu bir yandan, onun daha fazlasına sahip olma hırsı bir yandan o şahsı kemirir. Asr Sûresi'nde söylediğimiz gibi, hüsranın içinde kıvrandırır. Ya da şu anda kıvranmıyorsa bile bir an sonra kıvranacaktır.

Âyet 4: Burada âyet «kellâ» ile başlıyor. Bu da bir tarz kasemdir. «Celâlim hakkı için öyle değil» Anlamına bir hitabdır.

Bizim Türkçede «İş bildiğin gibi değil» sözü, bu mânâya bir anlamda yakındır.

«Onları hutameye atacağım.» «Hutame», Hatm'den gelir. Kırıp geçiren, mahvu perişan eden anlamına gelir. Ancak Kur'an'da «hutame»nin karşıtı cehennemdir. Ancak, bu sûre içinde cahîm olarak geçmeyip de hutame olarak geçmesinde Kur'an'ın edebî bir inceliği vardır,

Ölümü yaklaşınca, o «hümeze» ve «lümeze» öyle perişan olur ki; onun azabım, Ölürken çehrelerinin aldığı korkunç şekilden hepimiz,sezeriz.

Âyet 5: «Ve bildin mi hutame ne?» O dehşetle kırıp geçiren bu sır nedir?

Zira, o «hümeze» ve «lümeze»; kibr-i azametleriyle, herkesle alay edip, fesad halleriyle ilahlık taslıylorlardı. Böylece celal tecellimi taleb ettiler. Tıpkı Nemrud ve Firavun'a yaptığım gibi: Onları, önce son nefeslerinde, sonra cehennemde perişan edeceğim.

«Hümeze» ve «lümeze» güruhu, menfî bir ceryana tutulmuş gibi hutameye doğru adeta koşarlar.

Âyet 6: «(O hutame) ilahî bir ateştir, tutuşturulmuştur.»

Buradaki ateşin önceden tutuşturulmuş elması, levh-i mahfûzdaki varlığını beyandır. Ancak, alttaki âyetten anlaşılacağı veçhile, «hutame» yalnız maddî değil, mutlaka aynı zamanda mânevî olarak da etkileyen müthiş, mahvedici bir ateştir.

Hz. Ali bu âyetin yorumunda:

«Şu insanoğlu ne gariptir! Altında ateş yanar durur, hala isyandadır» buyuruyor.

Kibir ve başkalarım istihza île gurur, insanı sarınca mutlaka «hutame» de onu sarmıştır.

Hümeze Süresi, nefsin ilahlık taslayan korkunç putunu dile getirdiğinden; bir anlamda yakıcı, kahredici cezanın da hikmetini açıklamaktadır. Benliğe düşmüş nefsin, tashih ve ıslahı ancak hutamededir. Bu derdin, bu korkunç hastalığın ilacı, kahredici bir ateştir, İlahî celâl tecellîsidir.

Âyet 7: «(O hutame) ki kalpler üzerine çıkar.»

Yani insanı, mânasının özünden yakalayarak yakar; maddesi yanar biter, yeniden halk olur, yeniden yanar. Fakat «hutame»nin asıl kahredici azabı gönüller üzerinde, mânanın en derinlerindedir.

«Kalbin üzerine çıkar» tabiri, «hutame", tanıdığımız en derin acı olan, gönül derdinden de daha yakıcı demektir.

Âyet 8: «(O hutame) onların üzerine kapanacaktır.»

Nemrud sıfatlı kişiler «hutame»yi öyle celbeder ki, «hutame» onların madde ve manalarına kenetlenir. Zımba gibi onlara geçer, Allah'ın celal sıfatının bir yansıması olan «hutame», her isyan ve inkarı sarmış, onu adeta ihata (kuşatmış) etmiştir. Bu ateş, madde ve mânada o «hümeze» ve «lümeze»yi (inkar ve isyanda olanları) nokta nokta her yerinden yakacaktır. Madde ve manadaki bu ilahî azap, adüv nefse zorunlu bir ilaçtır, kaçınılmaz bir intibaktır. Bu intibakın sırrını sûrenin son âyeti açıklıyor.

Âyet 9: «Uzatılmış sütunlarda»

Amed, «amud»dan gelir; dikleşmiş demektir. Bilimsel olarak «dik koordinatlarda» demektir. Böylece «hutame»nin etki tarzı açıklanmaktadır.

«Fî amedi'n mümeddedeh» kelime topluluğuna çok İnceden inceye bakmak gerekir. Zira, «amed»: Dik yönler, koordinatlar anlamına geldiği halde, aynı kelimeden türeyen, «mümeddede» kelimesi, «dikine uzatılmış» demektir. Aslında iki kelime birlikte geometri bir mekanı temsil etmektedir. Tam bilimsel tabirle «dik koordinatlarda» anlamına gelmektedir.

Âyette «diklik» ve «sütunlaşmış» kelimelerinin aynı kökenden türemiş olarak kullanılmasının özel bir nedeni de:

a) Şiddetli celâl etkisinin belli bir koordinata yansıyarak, kaçınılmaz bir dehşet alanı meydana getirişini ifade etmek içindir.

b) İsyan ve inkarın, bir başka anlamda nefsin ilahlık davasına kalkmasının, böyle şiddetli bir azap alanına sür'atle yaklaşma sonucunu otomatik olarak getirdiğine işarettir.

c) Azabın şiddetinden, nefsin dik bir koordinatta uzun bir mekanda hareketsiz kalacağı dile getirilmektedir.

Nefsin hayatta iken arınması, terbiyesi ne denli güçlü olursa, bu dik koordinatlarda cezalanmaktan o kadar uzaklaşır.

Pazar, Temmuz 8

105. Fil Sûresi

Âyet 1: Rabb'inin ashab-ı fil'e ne ettiğini görmedin mi?

Âyet 2: Onların keydlerini (düzen ve hilelerini) ait üst etmedi mi (boşa çıkarmadı mı)?


Âyet 3: Ve onların üzerine dalga dalga kuşlar gönderdi.


Âyet 4: Onların üzerine sert, delici taşlar atar.


Âyet 5: Sonunda onları yenilmiş ekin gibi yaptı.


Bu süre ile Kureyş Sûresi, taşıdığı hikmetler açısından kardeş surelerdir. Zaten bu sureden itibaren 10 süre, çifter çifter çok ince bağlantıları taşır. Bunları sırası geldikçe göreceğiz. Sûre-i Fil'i anlayabilmek için Fil Vakası'ndaki incelikleri çok iyi bilmek gerekiyor. Unutmamak gerekir ki, her gün namazda okuduğumuz bu sürenin hikmetleri 14 asır önce cereyan eden Fil Vakası'nda kalmış bir tarih olayı değildir; tam aksine her an İslam'ın iman gücü ile tehlikeler arasında canlı, örnek bir gerçeğin sırlarını taşır.


Çok özetle, Fil Vakası İslam güneşinin doğuşundan 40 yıl önce cereyan etmiştir. O tarihte Mekke lideri peygamberimizin aziz dedesi Abdülmuttalip hazretleri idi. Habeş kumandanı dünyada emsali görülmemiş dev bir ordu ile Mekke'yi kuşattı. Binlerce filden kurulu bir ordunun, değil Mekke'yi, tüm Arabistan'ı hatta Bizans'ı imhası işten bile değildi. Zaten Ebrehe'nin amacı böyle geniş bir harekata yönelmiştir. Fakat sabaha karşı Habeş ordusu bir kuş sürüsünden atılan minik taşlardan imha oldu; yok oldu. Yüce peygamberimiz bu olaydan 40 gün sonra doğdu; dolayısı ile 40 yıl sonra da İslam güneşi yeryüzünü aydınlattı.


Sûrenin yorumuna geçmeden önce Abdülmuttalip ile Ebrehe arasında geçen çok ünlü bir olayı özetlemek istiyorum:


Ebrehe, çok güçlü olmasına rağmen bir ticaret merkezi olan Mekke'yi yakıp yıkmak istemiyor; teslimini bekliyordu. Her tarafta ünü yayılmış gücü karşısında Mekke'nin teslimi doğaldı. Ne var ki, Abdülmuttalip oralı değildir. Bir gün Abdülmuttalib'in deve ve koyunlarım yayılım sırasında Habeş ordusu ele geçirdi. Bunun üzerine Abdülmuttalip, Ebrehe'ye gitti.


Ebrehe Mekke'nin teslimini beklediği için Abdülmuttalib'i gayet nazik karşıladı.


Abdülmuttalip deve ve koyunlarım isteyince Ebrehe şaşırdı:


— Ben de seni Mekke'nin teslim şartlarını konuşmaya geldin, sandım, dedi.


Abdülmuttalip:


— Mekke'nin, dolayısı ile Kâbe'nin sahibi ben değilim, ben yalnız sahibi olduğum koyun ve develeri isterim, deyince; Ebrehe:


— Peki, Mekke'nin sahibi kim? Abdülmuttalip:


— Onun sahibi Allah'tır, git teslim şartlarını O'nunla konuş, dedi.


Ertesi gün Mekke'yi alt üst etmeye niyet eden Ebrehe'nin basma gelenleri ise Fil Sûresi net olarak açıklıyor.


Âyetlerin yorumlarına geçmeden önce, namaz sûreleri yorumunda izleyeceğimiz yolu açıklamak istiyorum.

Bilindiği gibi Kur'an âyetlerinin yorumunda mânâ açısından bir çok hikmetler vardır. Genellikle bir âyetin en dış mânâsından itibaren en az 7 mânâ içerdiği kesindir. Ancak bu manaların öğrenilmesi belli bir amaca bağlıdır. Yoksa her âyete bu 7 mânâyı vererek derinlerdeki hikmeti bulalım derken, amacı karıştırır ve kaybederiz.


Ben, bu serimizde her âyete üç mânâyı vermeyi tercih ettim. Önce en dıştaki manayı, sonra yaşadığımız ana yönelen mânâyı, sonra da enfüsî manalardan birini anlatmaya çalışacağım. Böylece namaz sûrelerine, günlük ahlakımıza en yakın noktadan yaklaşmış olacağız, önsözde de söylediğim gibi, Kur'an âyetlerinin hay sırrı demek olan daim yaşayan anlamı en önemli yorumudur.


Son olarak bir önemli noktaya daha değinmek istiyorum. Namazda bir zammı süre okununca, yeterli ihlâsımız varsa Cenab-ı Hak o sürenin bir hikmetim bize açar. Eğer arınmamız tam ise, yani Fâtiha'yı okuyup ona uyabilmişsek, bu kez okuduğumuz zammı sürenin hikmetini aynen seyrederiz. Mesela Fil Sûresi'ni okumuş ise, Fil Vakası'nı aynen seyrederiz ki, rükû'nun hikmeti zaten bu ihtişam-ı ilâhinin seyir sırrıdır.


Şimdi âyetlerin tek tek yorumunu yapacak, sonra da hay sırrı açısından topluca bir yorum sunacağım. Daha sonra yine özet bir enfüsi mânâ arz etmeye çalışacağım:


Âyet 1: «Rabb'inin Ashâb-ı Fil'e ne ettiğini görmedin mi?»


Bu âyetin zahiri mânâsını diğer mânâlara götürecek iki önemli noktası var:


1) «Ne ettiğini» diye tercüme ettiğimiz «Feale» kelimesi gerçekte mutad olan «Yaptığını» anlamını çok aşar, zira «feale» yapmak fiilini en kesin ve şiddetli kavramıdır. Sûrenin bu fiil hali ile başlaması, Cenab-ı Hakk'ın Fil Vakası'nda bizzat kudret-i ilâhisi işe ilâhî bir şamar attığını dile getirmektedir.


2) Efendimize Cenab-ı Hakk'ın hitap ederken kullandığı «görmedin mi?» tanımıdır.

Efendimizin ilmi ve sırrı iki ayrı eylemdedir:


Biri, kalb-i Muhammedi hikmetidir ki, ezelden ebede her hikmetin aslına vakıftır. Levh-İ Mahfuz'u bizzat müşahede eder.


Efendimizin hadisata ikinci tarz yakınlığı ise, bizzat Kur'an âyetlerinin bilfiil müşahedesi yolu iledir. Bir âyet inzal olunca bizzat âyetin tarif ettiği olay, Efendimizce müşahede edilir, seyredilir. Sûre-i Yusuf'u okuyanlar hatırlayacaklardır. Hz. Yusuf öyküsünü Allah, Efendimize âyetlerini inzal ederken aynı zamanda seyrettirmiştir.


İşte burada da Cenab-ı Hak Fil Olayı'nı Efendimize seyrettirmektedir; bu yüzden süre: «Görmedin mi, fil ashabına Rabbin ne yaptı?» diye başlamıştır.


Şimdi Efendimizin seyrettiği ekranda olay canlı bir şekilde bizlere anlatılıyor.


Âyet 2: «Onların keydlerini (düzen ve hilelerini) alt üst etmedi mi (boşa çıkarmadı mı)?»


Bu âyet, bize Ebrehe'nin ordusunu ve gücünü tanıtmaktadır. Onların güçlü tertipleri, filleri, strateji planları bir keyd'dir. Yani hile ve tuzak üzerine kurulmuştur. Hakka tecavüz eden bir tertip, bir plan ne kadar sistemli hazırlansa da temeli hile ve sahtelikle doludur. Zulüm ve sömürü, ancak her haksızlık ve şerrin ortaklaşa hazırladığı bir plandır. Bizzat çok güçlü görüntü, şerrin en büyük silahıdır. Çünkü mazlumda panik yaratır.


Allah, Ebrehe ordusunun Mekke çevresindeki bu güç gösterisini onun keydi olarak tanımlamaktadır.


Bu âyet, ikinci yorumumuz için temel noktayı teşkil eder. İslam ve Hak karşısında tüm güç gösterileri bir beşerî keyd'dir. Her türlü haksız gücün İlahî kudret karşısında perişan olabileceğini bildirmektedir.

Alttaki âyetlerde bildirildiği gibi, haksız bir güç ne kadar gösterişli ve kalabalık olsa, ne denli güçlü silahlara sahip olsa da Allah, onların hiç aklına hayaline getirmediği şekilde keydlerini başlarına geçirir.


Âyet 3: «Ve onların üzerine dalga dalga kuşlar gönderdi.»


Âyette dalga dalga, sürülerle gelen kuşların tanımlanması ilginçtir. Müfessirler, kuşların dünya kuşu mu, yoksa başka bir alemden gelen kuşlar mı olduğu konusunda açıklık getirmemişlerdir. Kuşun belli cinsinin bildirilmemesi bu yönde tereddütlere neden olmuştur.


Şüphesiz ki, kuşların cinsi bir noktada taşıdıkları taşların esrarına tabidir. Gerek kuşların, gerek taşların esrarı son ayette belirtilmektedir.


Bu kuşlar dünyadaki kuşlarsa, ilâhî bir emirle belli bir öldürücü maddeyi alıp Ebrehe ordusuna taşımışlardır.

4 ncü âyetteki taşlar başka bir âlemden sevk edilmişse, o zaman kuşların o alemden gelmiş olacakları düşünülebilir.


Son asırdaki bazı müsteşrikler, bu âyetten ilerdeki hava kuvvetlerine işaret anlamı çıkarmışlardır. Âyette özel bir açıklama olmadığına göre, taşları atanlar kesinlikle kuştur ve sürü sürü, dalga dalga gelmişlerdir. Kuşların bu tanımla sayılarının çok oluşu, Ebrehe ordusuna atılan taşlardaki öldürücü maddelerin mutlaka askerlere isabet etmesi hikmetini bildirmesidir.


Âyet 4: «Onların üzerine sert, delici taşlar atar.»


Ebrehe ordusunu imha eden kuşların attığı bu taşlar neydi?

Bu soruyu cevaplayabilmek için Ebrehe ordusunun bu taşlamadan sonra ne olduğunu bilmek gerekiyor. Bu yüzden dördüncü âyeti beşinci âyetle birlikte yorumlamak zorundayız.


Âyet 5: «Sonunda onları yenilmiş ekin gibi yaptı.»

Bu âyetin tarifi, içi boşalmış bitki tanesi şeklindedir; samanı kalmış, içi boşalmış kurumuş bitki.

Acaba gökten atılan sert minik taşlarla insanları topluca ve anında imha ederek, onları içi boşalmış görünümüne sokan olay nedir?


Son üç âyetin ifade ettiği Ebrehe ordusunun imha şekli üzerinde muhtelif tahminler yapılmıştır. Bu yorumların âyetin tariflerine uyması gerekmektedir. İmhanın ani, yok edici etkisi yanında, içi boşalmış, saman görüntüsü vermesi aslî unsurlardır.


a) Bir Alman müsteşriki, şiddetli bir çiçek salgınını savunmuştur. Kuşların çiçek virüsü taşıması ve ölenlerin yenmiş, oyulmuş buğdaya benzemesi bilim adamının bu tahminine hak verdirmektedir. Fakat imha harekatının âni oluşu bu tarz :yoruma imkan, vermemektedir.


b) Bitkilerde mevcut olan bazı kimyasal maddelerin kuşlar aracılığı ile atılmış olması düşünülebilir. Kimyasal harp maddeleri arasında iperit denen hardal türevi, deriye değince, onu delerek öldüren bir madde bilinmektedir.


Bu maddenin, taşlar uçunda atılması düşünülebilir. «Siccîl»in delici anlamı bu izaha yatkındır. Ancak, «Keasfin Me'kül» tanımım izaha bu maddeler yetmez.


c) Son yıllarda bu taşların radyoaktif oldukları, bu nedenle imhayı gerçekleştirdiği düşünülebilir. Ancak, tanıdığımız radyoaktif maddeler arasında atılır atılmaz ölüm getiren bir madde bilinmiyor. Ayrıca böyle bir maddenin «Yenilmiş ekin gibi» insanları parçalayıp öldüreceği de varsayılamaz.


Bütün bu ihtimalleri de izah eden, Arap Tarihlerinde Fil Vakası ile ilgili bir nottur. Bu Tarihlere göre Fil Vakası'ndan sonra Mekke'nin iklimi değişmiştir. Özellikle bu değişme bitki örtüsünde meydana gelmiştir. Fil Vakası'na kadar Mekke çevresinde Ebu Cehil karpuzu hiç yetişmezken, Fil Vakası'ndan sonra bu bitkinin çevrede yetişmeye başladığı tespit edilmiştir.


Bu müşahede, Fil Yakasındaki imha olayına radyoaktif bir ağırlık getirmektedir. Çünkü, nükleer bombalamalardan sonra bu tarz bitki örtüşü değişiklikleri görülmüştür. Ancak 3, 4 ve 5 inci ayetlerin toplu mânâlarına göre bu radyoaktif madde henüz tanımadığımız bir maddedir. Taşlar, arzdan alınsa da, alınmasa da şiddetli ve ani imha Özelliği olan nükleer bir maddedir.


Sûrenin ikinci mânâsına gelince:


Sûrenin devamlı yaşayan manasıdır. İkinci âyette biraz değindiğim gibi, Allah'a karşı çıkan zulüm ve haksızlığın temsilcisi, ne kadar güçlü görünse de; Allah onların planlarım ait üst ederek imha edecektir; hem de hiç beklemedikleri şekilde. İşte bir mü'min her namazda Sûre-i Fil'i okur, hem de ateist ve Marksistlerin göstermelik güçlerinden korkarsa büyük tezada düşer. Allah'ın Fil Vakası'na küçük bir süre şeklinde inzal edip, bize namazda okutmasının mesaj sırrı budur.


Mü'min, Sûre-i Fil sırrını her an yaşadığını, Allah davasına çevrilmiş silahların ne kadar güçlü görülse de imha olmaya mahkum olduğunu hiç hatırdan çıkarmamalıdır. Ancak, Fil Sûresi'ndeki bir başka hikmeti de hiç hatırdan çıkarmamak gerekir. Fil Vakası, Abdülmuttalib'in Allah'a tam iman ve güveni sonunda gerçekleşmiştir. Ayrıca o kentte efendimiz henüz ana rahmindedir.


Demek ki, biz fert ve toplum olarak Allan'a güvende tam bir ihlâs gösterir, gönlümüze efendimize sıdk ile muhabbeti koymuş isek, hiç bir dev ordu ve onun hileli düzeni bize etki yapamaz. İşte hemen her gün okuduğumuz Sûre-i Fil, böyle önemli bir mesaj taşımaktadır. Bu mesaj, özetle şöyle tanımlanabilir:


Hakk'a karşı çıkan zalim, ne kadar güçlü olursa olsun, akla gelmedik ilahî bir sistemle imhaya mahkumdur. Ta ki siz, Allah'a güveninizi ve Fahr-i Kâinat Efendimizi gönlünüzde daim yaşatmayı hiç aksatmayın.


Sûre-i Fil'in enfüsî mânâsına gelince:


Bütün sürelerde olduğu gibi Sûre-i Fil'in de 3 enfüsî manası vardır. Bunlardan birini açıklıyorum:


Ebrehe nefsi, Ebrehe'nin ordusu nefsin güçlü dünya ilgilerini temsil eder. Kabe ise gönül anlamına gelir. Kuşlar, ilâhi emirler, attıkları taşlar ise zikir anlamına gelir. Bu tertibe göre Efendimizin sırrını taşıyan gönül kâbemizi nefsin istilasından kurtarmak için, ilâhi emirlere uymalıyız ve zikirle (Allah'ı anış) niyaz etmeliyiz. O zaman nefs ve ordusu perişan olacak; gönül sarayımız hür kalacaktır.


Bir sürede 7 temel mânâ olduğunu beyan etmiştim. Bunlar her sûre için geçerli olmak üzere şöyledir:


1) Sûrenin dış mânâsı ve yorumu.


2) Sûrenin hay sırrına ait her devirde ve anda yaşayan mânâsı; bize yaşadığımız anda verdiği mesaj.


3-6) Birbirinden farklı 4 enfüsî mâna ve yorumu.


7) Sûrenin istihrâcî mânâsı, yani olacak ve olmuş olaylara ışık tutan mucizevî mânâsı.


Şimdi Sûre-i Fil'in istihracî yorumunu yapıyorum:


Sûre-i Fil'in istihracî mânâsı Efendimizin geleceğini bildiren olaydır. Bir çok Hristiyan bilim adamı Fil Vakası'ndan sonra İslam güneşinin doğacağını haber vermişlerdir.


İslam güneşinin ilim penceresinden görülmesi, İslam gerçeklerinin dünyada parlaması ise Fil Vakası olayına benzer bir olaydan sonra meydana gelecektir ki; bu son olay, 1940’ daki hava savaşlarıdır ve tam 40 yıl sonra İslam'ın ilim güneşi dünyayı aydınlatmış, Kur'an'ın ilmî mucizeleri bilenleri hayran bırakmıştır. (1980 den itibaren). Böylece Kur'an'a yapılan tüm Ebrehevani saldırılar, 1980 den itibaren Kur'an muarızlannın perişanlığı ile yok olacaktır.


106. Kureyş Sûresi

Âyet 1: Kureyş'in Liîlâfına (Huzur ve emniyetine).

Âyet 2: Yaz ve kışta, yolda emniyet ve anlaşması garantidedir.

Âyet 3: Öyleyse Kâbe'nin Rabbine kulluk edin.

Âyet 4: O ki, sizi açken nîmete boğdu ve korkudan emniyette kıldı.

Sûre, Mekke'nin, bir anlamda Arabistan'ın siyasi otoritesi Kureyş'e hitab etmektedir. Mekke ve çevresine verilen özel imtiyazları dile getirerek, hiç değilse bu aşikar hikmetler için Rabbinize kulluk edin buyruluyor.

Bu süre, özellikle çağımızda inkarı imkansız bir Kur'an mucizesidir. Bu noktayı, sûrenin yaşayan hikmetleri bölümünde etraflıca açıklayacağım.

Bu sürede küçük bir kıraat farkı vardır. Bu vesile ile Kur'an'da sayıları pek az olan kıraat farkı hikmetlerinden bahsetmek İstiyorum. Bazı ayetlerde telaffuz farkı biçiminde, fakat manayı etkileyen okunuş farkları vardır. Bunların en ünlüleri Fâtiha'nın üçüncü âyeti ile Kureyş Sûresi'nin birinci âyetidir.

Fâtiha'nın üçüncü âyetini bazı kıraatler «Mâliki Yevmi'ddin» olarak okurlar. «Mâlik» tümüyle ve genel anlamda sahiplik, hakimlik demektir. «Melik» ise yalnız siyasi, idari sahiplik demektir. Fâtiha'daki bu inceliği o bölümde inceleyeceğiz.

Kureyş Sûresi'nin birinci âyetindeki mânâ farkı, ilk kelimenin okunuş farkından gelmektedir.

İlâf: Emniyet; güven içinde olmaktır.

İylâf ise, ticari anlaşma, ticaretin hukuki garantisi demektir.

Sûrede birinci âyet iki şekilde okunur:

Liîlâfi Kureyşin veya

Liiylâfi Kureyşin.

Elbette mânâ da değişmektedir. İlk şekilde okunması çağımızdan Önce daha makul gelmiştir. Halbuki ikinci şekilde okunması çağımız açısından mucizevi hikmetleri gizlemektedir. Âyetlerin açıklamalarında konuyu daha iyi anlayacağız.

Âyet 1:

a) Liîlâfi Kureyşin:

Kureyş'in seyahatte, günlük hayatta huzur ve emniyeti için.

b) Liiylâfi Kureyşin:

Kureyş'in büyük ticari anlaşmalarının, bunların garanti altında yürümesi için.

Demek ki Allah, şimdi Arabistan diye tanımladığımız Mekke, Medine ve çevresindeki kimselere; o günki siyasi temsil hüviyeti ile Kureyş'e:

«Siz büyük bir ticari merkezsiniz ve büyük bir seyahat harekelinin merkezindesiniz. Hiç değilse bu önemli durum ve konumunuz için Allah'a kulluk edin» diyor.

Ayet-i kerimenin elbette ki aksi mânâsı da geçerlidir. Yani: «Siz Allah'a kulluk ederseniz; hayatınız için de kazancınız yolunda da emniyette ve güvende olursunuz». Bu hitap Kureyş'e olduğu gibi tüm insanlara da geçerli bir emirdir. Âyetin tüm insanlara hitap etmeyerek örnek birim olarak Kureyş'i seçmesi, Sûrenin daha başka hikmetleri açısındandır.

Âyet 2: «Yaz ve kışta, ticarî anlaşmalarda garantiniz vardır.» Burada «îlâfihim» kelimesi ile, genel ve büyük ticari ilgiler kastedilir.Bu âyetin yorumunda eski müfessirler, çağımızdaki büyük petrol olayım tahmin edemeyecekleri için, özellikle kıştaki büyük ticari anlaşmaları bir türlü izah edememişlerdir. Halbuki âyetin en büyük özelliği yazda ve kıştaki büyük ticari ilgilerin söz konuşu edilmesidir. 14 asır önce Mekke'deki ticaretten bahsedilirken, normal olarak kış ticaretinden bahsedilmesi akıl alır olay değildir. Halbuki âyet özellikle kışta ticari anlaşmaları zikrederek, günümüz petrol ticaretine mucizevî bir şekilde işaret etmektedir. Eğer , âyet, bu mucizevi hikmeti kastetmese, ticarî anlaşmalarınızdaki emniyet ve kolaylık, der geçerdi.

Bu âyette de genelleme düşünülebilir. Asıl kastın Kureyş olmasına rağmen, insanların her türlü şartlarda emniyet içinde olmaları için kulluğa bir çağrı vardır.

Âyet 3: «Öyleyse (Hiç değilse, bu nedenlerle) Beyt’in (Kâbe'nin) Rabbine kulluk edin.»

Bu ayetin en önemli mesajı, verilen nîmetlere karşı iman etmenin yetmeyeceği, gereğince kulluk etme zorunluluğudur.

1 ve 2 nci ayetleri göz önüne alarak bir genelleştirme yaparsak: Cenab-ı Hakk'ın verdiği emniyet, huzur, kolaylıklar ve zenginliklere hak kazanmak için mutlaka kulluk etmek gereklidir. İslam tanımında kulluk ise, Kur'an emirlerine bihakkın riayettir.

Âyetin Kureyş'e dönük manasında, özellikle Mekke ve çevresinde yaşayanların tam kulluğu istenmekte; dolayısı ile Kur'an'a eksiksiz riayeti emredilmektedir ki, bugünkü uygulama açısından bu da bir Kur'an mucizesidir. İleride bu konuya tekrar döneceğim.

Sûrenin bundan sonraki âyetinde, birinci âyetten beri bildirilen nîmetler bir kez daha açıklanarak teyit edilmektedir.

Âyet 4: «O Rab ki, sizi açken doyurdu (Ekonomik kriz içinde iken nîmete boğdu) ve korkulu günlerde emin kıldı.»

Âyet-i kerimenin, korkulu günden emin kıldı, mesajından kastın: Birinci derecede Ebrehe Vak'ası olduğu bütün müfessirlerce kabul edilmektedir.

Ayette ekonomik darlık (Mincûin)den kastın çağımız açısından ağırlığı daha fazladır.

Esasen bu sûre çağımız açısından idraklere durgunluk veren bir mucize ile hay sırrı taşımaktadır.

Şimdi sûrenin daim olan hay sırrına; devamlı yaşayan hikmetine geçiyorum.

Önce bazı tespitleri yapmak gerekiyor. Dünya petrol istihsalinin % 20 si Suudi Arabistan'a ait olduğu halde, dünya petrol rezervinin % 50 si Suudi Arabistan'dadır. Siyasî otorite kim olursa olsun, Sûre-i Kureyş'in bu günkü Suudi Arabistan'a yönelen mesajı açıktır. Ayrıca Suudi Arabistan dünya altın maden rezervi açısından çok büyük bir yer tutmaktadır. Bütün dünya ekonomistleri, altın ve petrol gibi iki dev zenginliğin Suudi Arabistan'a ait olmasının şokundan kurtulmuş değillerdir. Dünya servetinin yarışma yakın kısmı Suudi Arabistan'dadır. Yeni Cidde'yi yakın yıllarda görenler Sûre-i Kureyş'in hay sırrını hayretler için de müşahede etmektedirler. Kureyş Süresi, asr-ı saadet'ten itibaren konuyu tasarrufu altına alarak «Allah'a kullukta içten olunca, size dünyanın ekonomik kriz içinde olduğu bir devirde sonsuz nîmet vereceğim ve siyasi korkulardan halas edeceğim» emrindeki hikmetleri tek tek günümüzde ortaya koymuştur.

Bugün Suudi Arabistan'ın İçinde bulunduğu «İylâf» Kureyş Süresi'nin muhteşem ve canlı bir tezahürüdür.

Şimdi, her gün namazda okuduğumuz bu sürenin hikmetine bir kez daha eğilin. Allah, bütün insanlara, bu arada şüphesiz inananlara:

«Dünya servetinin habîbimin topraklarına verilme-sinde apaçık bir hikmet görmüyor musunuz?» diye soruyor. Kim diyebilir ki, bu kutsal topraklarda bunca servete rağmen tam bir emniyetin oluşu tesadüftür.

Allah, tüm insanlara, özellikle dünyanın ekonomik dar boğazda olduğu çağımıza sesleniyor;

«Suudi Arabistan'daki servet, bir Kur'an mucizesidir. Bu mucizeyi görün ve İslama gelin» diyor.

Şimdi âyetin enfüsî manasına geçiyorum:

Kureyş'den kasıt, enfüsî mânâda vücut iklimidir. Yani beden sağlığımızın ve dünyadaki beşerî hayatımızın selameti için «Rabbimize kulluk etmemiz» ilk üç âyette isteniyor. «Beytin Rabbi» tanımından kast, «kalbimizin sahibi olan Allah» demektir. Allah, o , gönül sırrı yüzü suyu hürmetine bedene selamet ve emniyet vermektedir.

Bedenin selameti ise, ancak kullukla düzgün yürür. Kulluk için de abdestin, orucun, alkolden kaçınmanın beden sağlığı için ne kadar önemli olduğunu çeşitli kitaplarımda açıkladım. Yine vücudun sağlığı, özellikle manevî ve moral sağlığı ancak kulluğun temeli olan namazla yürür.

Dördüncü âyette «korkudan emîn kıldık» emri ise; insanlara Cenab-ı Hakk'ın beden sağlığı için lütfettiği en büyük nîmettir. Sûre-i Asr yorumunda bu noktaya ayrıntısı ile değineceğim.

Kötü ve zor günde nîmet bolluğu ve doyurulma hikmetine gelince: Bedenin hasta ve arızalı olduğu zamanda, kudret-i ilâhinin lütfederek şifa ve kuvvet vermesi anlamına gelir. Özellikle Allah'a kulluk edene bu nîmetler ilmin izah edemeyeceği nispette lütfedilir. Bu konuda pek çok ilmî gerçekler vardır. Ancak kitabımızın hacmini aşmamak için ana başlıklara temasla yetiniyoruz.

Sûrenin istihraç yorumuna gelince:

Sûre, Kudret-i İlâhi'nin, Beyt'in yüzü suyu hürmetine Kureyş'e verdiği nimetten, ancak O'na kulluk tamamlanınca; bihakkın Kur'an'a uyan davranışlara geçilince tezahür ettireceğini beyan ediyor. Nitekim Suudî Arabistan'daki mucizevî ekonomik güç, böylece ortaya çıkmıştır.

İstihraç anlamda sûrenin en önemli mucizesi, Suudi Arabistan'ın, dünyanın böyle karışık, kavgalı döneminde emniyette oluşudur. Bu bölgedeki korkulardan emin, sakin tablo 4 üncü âyetin apaçık bir istihraç mucizesidir. Kulluğa bağlı günkü yapısını korudukça da bu emniyet; korkudan uzak güvenli durum devam edecektir.

Zaten bu Sûre-i Kureyş, istihraç yorumunda hiç bir şüpheye meydan vermeyecek şekilde ihtişamını korumaktadır. Özellikle Fil Sûresi'nde temas ettiğim gibi, Suudi Arabistan'ın gerçek zenginliğine Fil Olayı benzeri hava savaşlarından 40. yıl sonra kavuşması, yine bu surenin muhteşem bir tezahürüdür.

Kıymetli okuyucularım, namazda Kureyş Sûresi'ni okudukça Allah'ın sevgilisi yüce Peygamberimizin topraklarına ihsan ettiği servet ve emniyeti hatırlayarak imanınıza büsbütün güç katınız.

O'na kullukta ihlâs gösterdikçe, kendimizin de hem maddi manevi zenginleyeceğimizi, hem emniyette olacağımızı unutmayın.



107. Mâûn Sûresi

Bu süre, inkarcıların ve sahte inançla namaz kılanların hazin halini dile getirmektedir.

Mâûn kelimesi, avn'dan gelir: Yardım-bağış anlamına gelmektedir. İslamiyetin zekat, infâk, çeşitli sadaka kavramlarının tümünü kapsamakta ve kesin hükümler halinde yasalaştırmaktadır.

Âyet 1: Gördün mü dini yalanlayanı?

Âyet 2: İşte odur yetimi iten,

Âyet 3: Ve yoksulu doyurmaktan haz almaz

Âyet 4: Veyl (yazıklar olsun) o namaz kılanlara ki,

Âyet 5: Onlar namazlarından yanılmaktadır,

Âyet 6: Onlar ki murâîdirler,

Âyet 7: Ve Mâûn'u (yardımlaşmayı) men ederler.

Görüldüğü gibi sure 7 âyetten kuruludur. İlk âyet inkarcıların karakterini dile getirir, sonraki üç âyette namazı riyakarca kılanları tanıtmaktadır. Son âyette iki farklı grubu yardıma karşı çıkmakta birleştirmektedir.

Sure hangi tarz namazın riyakarca olduğunu net şekilde tarif etmiyor görünümündedir. Ancak 2, 3, 7. âyetler namazı riyakarca kılanları dolaylı olarak tarif ediyor. Yani yardımı men edenler, fakiri doyurmaktan haz duymayanlar, yetimi itekleyenler namaz kılıyor bile olsalar riya içindedir.

Şimdi gelelim ayetlerin tek tek yorumuna:

Âyet 1: Dini yalanlayanların haline Cenab-ı Hakk'ın bir hayret emridir. Bu âyet konuşma lisanında: «Şu şaşkın inkarcıların haline bak» şeklinde çevrilebilir. Ancak burada tarif edilen gurub Ateistler değildir, «Dini yalanlayanlardır». Din kavramına karşı çıkanlardan yüce yaradanımız bahsederken:

«Şu şaşkınların haline bak» diye başlıyor. Sürenin basında, bundan sonraki iki âyette ve 7'nci âyette dini yalanlama nedenleri pek net bir şekilde dile getirilmektedir,

Zaten din bir disiplin ve ahlâk müessesesi olduğuna göre, toplum için kaçınılmaz bir zorunluktur. O halde din niçin yalanlanır ve neden ona karşı çıkılır?

Çünkü din insanların çıkar hırslarına sınır getirmekte, gem vurmaktadır. Birinci âyetin dini yalanlayanlara karşı «Eraeyte'l-lezî» hayret tanımım kullanması bu hikmete işarettir: Nasıl olur da insaf, vicdan, ahlâk getiren bir kuruma karşı çıkılır? Anlamı taşımaktadır.

Âyet 2: «İşte odur yetimi iten (Tartaklayan, hakkını gasp eden).»

Âyetteki «Fe» eki nedeniyle genelleme vardır, yani dini yalanlayanların hepsi yetime, kimsesiz ve zavallıya karşı zalimdir, insafsızdır; onu itekler, malım alır, elinden gelse gözünü oyar.

Asr-ı Saadet'te Ebu Cehil bir yetimin hakkını yedi, sonra da tartakladı; kâfirler alay olsun diye çocuğa:

— Haydi git Peygambere o senin şikayetini dinler, dediler.

Çocuk, Efendimize koştu. Efendimiz de çocuğu alıp Ebu Cehil'e götürdü ve:

— Bu çocuğun mallarını geri ver, buyurdu.

Ebu Cehil hemen emri yerine getirdi. Bu kez kâfirler şaşkınlık içinde Ebu Cehil'e:

— Sen delirdin mi ne yaptın? dediler. Ebu Cehil:

— O sözler bende öyle dehşet uyandırdı ki, vermesem helâk olacağımı sandım, dedi.

Çevrenize dikkat ederseniz din kavramına karşı çıkanlarda zayıf ve yetime karşı daima insafsız davranışları izlersiniz.

Âyet 3: «O, yoksulu doyurmaktan haz almaz.» Bu âyet sürenin temel ayetidir. İlk bakışta fark edilmemesine rağmen, imanın belirtisini bildiren bir yasadır.

Dini tekzib, iman cevherinin gönle düşmesini engelliyor. Vahim bir nasipsizlikdir. Bunun asıl temel nedeni kalplerdeki katılıkdır. Yoksula karşı merhamet ve sevgi, bu âyet gereği, içten coşup gelen bir iman işaretidir. İman gönle düşünce orada rikkat (hassasiyet) ve sevgi yaratır. Dini yalanlayanda, vicdanın sermayesi olan bu hasletler kat'iyen bulunmaz. Fakat sürenin en önemli mesajı bu âyeti dördüncü âyete bağlamasıdır.

«Eğer namaz kılanda da bu rikkat ve sevgi yoksa namazı sahtedir, riyadır» kavramı gelmektedir ki, imanın en önemli sırrı bu âyettedir.

Bu âyet, imanla, vicdanın aynı gönülde birlikte yaşayabileceğini, biri yoksa diğerinin olamayacağının yasalaştırıyor.

Zira ekseri müfessirin bu âyete verdiği manada fakiri doyurmanın emri dışında «Onlar ki, fakirin doyurulmasından hoşlanmazlar, zevk duymazlar» anlamına getirmektedirler.

Bu anlam ise vicdan tanımıdır. Fakire ve yoksula yardım, zoraki değil, canı yürekten olmalıdır.

Bir çok müfessir, âyete verilen bu mananın özellikle 7. âyetle birleştirilerek, fakir ve yoksula geniş anlamda yardım zevkini vurguladığında fikir birliği içindedir.

Evet kıymetli okuyucularım, namazda okuduğumuz âyet bize her an imanımızı kontrol emri getirmektedir.

Fakir, yoksul ve yetime şefkat ve sevgiyle yaklaşamıyorsak, onların zorluklardan kurtulmasına zevkle yardım edemiyorsak imanımız hastadır! Zira bunun tersi olan hasletler küfrün belirtileridir. 2. ve 3. âyetler bu gerçeği açıkça ifade etmektedir.

Hissetle iman aynı kalbde yaşayamaz, birinden biri diğerini yok eder. Eğer hasis, gerçek imana ererse hisseti kaybolur. Hisset, imana galebe çalarsa iman gider, dini eleştiri ve yalanlama başlar.

Bu âyet her insan için geçerlidir. Zira Allah önce kafirleri teşhir ettikten sonra şimdi inanıyorum iddiasında olanlara hitap ediyor.

Âyet 4: «Veyl o namaz kılanlara» Âyetin bu tarzda izahat vermeden müstakil olması, yani «Şu tarz namaz kılanlara veyl» diye başlamamasında fevkalade incelik vardır. Çünkü âyet aslında üçüncü ayete irtibatlıdır.

Yani: «Ey namaz kılanlar! Siz de tekzib edenler gibi:

a) Yetimin hakkını yiyip onları itekliyorsanız,

b) Fakiri doyurmaktan zevk almıyorsanız, Size de yazıklar olsun!»

Eğer amaç bu tarz mana olmasaydı 4'ncü âyet, müstakil olmaz; beşinci âyete birleşik olurdu.

İşte şimdi namaz kılıp da gönlünde rikkat ve sevgi olmayanlara, vicdan teşekkül etmeyenlere 5. 6. ve 7. âyetlerde daha net tanımlar geliyor.

Âyet 5: «Onlar namazlarından yanılmaktadırlar.»

Yani onların namazı yanlıştır. Bir anlamda kabul olmayacaktır. Bu ayet çok sert tarzda, namaz kılanlara ağır bir hitapdir. Bu yüzden tüm müfessirfer, bu yanlış namazların, namazın kılınış biçimiyle ilgisi olmadığında, genel bir yanlış namaz olduğu konusunda müttefiktirler.

Ancak, her nedense dördüncü âyetin çok net biçimde üçüncü ayete bağlantısı olduğu halde; buradaki yanlış namazı içtimaî yardıma bazı müfessirler bağlamışlardır. Bu tarz düşünen yorumculara göre ; yanlış namazdan kast, gösteriş ve gurur dolu namazlardır.

Bazı müfessirler, namaz kıldığı halde yetimi inciten, fakiri azarlayanların kasdedildiğini net şekilde ifade etmişlerdir.

Halbuki âyet çok açık şekilde, namaz kıldığı halde vicdanı teşekkül etmeyenin namazının yanlış olduğunu beyan etmiştir. Bence, âyeti üzerine almamak için te'vil yolları aramaktansa, her geçen gün fakir ve yetime sevgi ve yardım faaliyetimizi artırmanın yolunu bulmalıyız.

Namaz kılan, bu âyetin hükmüne girmemek, namazını yanlış levhaya yazdırmamak için yardım zevkine erişmeye mecburdur.

Âyet 6: «Onlar ki mûraîdirler.»

Evet, bu âyet çok açık bir şekilde baştan beri yaptığımız yorum tarzım haklı çıkarıyor.

Kimdir Mürâi?

İman etmediği halde iman ettim sanıp namaza duran!

Kimdir mürâî?

İman ateşini kalbinde yaktığım iddia ettiği haldeyine o kalpde otomatik olarak doğması gereken vicdan alevi görülmeyen!

Zaten namazın riyakar olmasını Fâtiha yasaklamıştır. Fâtiha'nın dördüncü âyetinde:

«Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz» diyen insan, paraya tapamaz, hasis olamaz; muhtaç olan mü'min kardeşinin yardımına koşmaktan haz duyar.

İşte Sûre-i Mâûn bu idrakde olmayanın namazım riya saymaktadır.

Ayet 7: «Onlar mâûn'u men ederler.» Mâûn yardımlaşma demektir. Bir çok müfessir mâûn'u geniş anlamda yardımlaşma olarak tefsir eder.

Âyette «Yardım etmezler» denmeyip de «yardımı men ederler» denmesinin nedeni, gerçek hisset sahiplerini tarif içindir. Yine inanç düşmemiş kalpleri, riyakarca namaz kılsalar dahi, katı, insafsızdır. Hem vermez hem verdirmez.

Ancak bazı müfessirler bu âyeti;

«Kendilerinden mâûn'u men ederler» diye yorumlamışlardır. O zaman mânâ:

«Hem vermez hem verene tahammül edemez» şeklindedir.

Bu süre inzal olduktan sonra Efendimiz:

«Zekatı olmayanın namazı yoktur, namazı olmayanın hiç bir şeyi yoktur» buyurmuştur.

Mâûn Süresi'nin yaşayan hay sırrı içindeki yorumuna gelince:

Dine karşı çıkanlar ve sahte namaz kılanların psikolojik nedenlerini net bir şekilde açıklıyor.

İnsanlar gönüllerinde sevgi taşımazsa, Allah'a ve dine karşı çıkar. Hatta gösteriş namazı kılsalar da insanlık sevgisi, merhamet ve vicdanı olmayanlar yardımdan nefret eder.

Allah ve Din müessesesi, daima fedakarlığa çağırdığı için ondan kaçarlar. Hele günümüzde Kur'an mucizeleri böylesine net olduğu, Allah'ın varlığı fizik olarak bilindiği halde (Prof. Paul Davies: Modern Fizik ve Allah inancı).

İnkârın nedeni işte bu hisset, gönüllerdeki siyah iplerdedir.

Mâûn Sûresi'nin enfüsî manasına gelince:

Âyet 1: Habibim, mânâ âleminden dünyaya gelirken, bütün insanlar inanacaklarına söz vermişlerdi; sen buna şahitsin. Öyle iken onların şu şaşkın sersem haline bak.

Âyet 2: Ne bana inançları var,

Âyet 3: Ne bana sevgileri var.

Âyet 4: Senin sırrını, namazda gönül ekranında seyredemeyenlerin;

Âyet 5: Namazı yanlışdır.

Âyet 6: Fâtiha sûresinde seni sezemeyenin; namazı riyadır.

Âyet 7: Nefsinden bir fedakarlıkta bulunmayanların benim kapımda işi yoktur.

Sûre-i Mâûn'dan sonra Sûre-i Kevser'in gelmesi enfüsi mânâ ile bir birleşim yapar.

Mâûn Sûresi'nin istihraç manasına gelince:

Ey inanmayan, dini yalanlayanlar! Siz, yardım, merhamet ve insanlık sevgisini reddettikçe sonunda fakirle zengin arasında öyle bir uçurum açacaksınız ki, düşmanlık ve savaşlar sizin günlük kaderiniz haline gelecek!

İnkarınız zulme, zulmünüz inkara yataklık yapacak, sonra da gerçeği bilenler bu şaşkın halinize bakıp; Mâûn Sûresi'nin sırrını seyredecek. Kendi kurduğunuz medeniyetinizi vicdansız ahlakınız yıkacak!

Cumartesi, Temmuz 7

108. Kevser Sûresi

Kur'an'ın en kısa üç suresi: Sûre-i Asr insanı, Sûre-i İhlâs Allah'ı, Sûre-i Kevser de Peygamberimizi tanımlar. Bu üç kısa süre namazda sık sık okunduğu gibi, ayrıca niyaz ameliyle, müşkilleri çözmek amacıyla da pek sık okunur. Fakat asıl önemli olan bu üç kısa sürenin taşıdığı kesin ve çok önemli hükümleri eksiksiz bilerek gönlümüze sindirmektir.

Kevser Suresi aşağıdaki nedenlerle de sık sık okunmalıdır:

1) Üç İhlâs bir Fâtiha okuyarak küçük hatim yapmak istediğimiz zaman, İhlâslardan önce 3 defa Kevser Sûresi okunmalıdır.

2) Âliaba, Ehl-i Beyt ve Ashab-ı Güzîn'in ruhlarına 11 defa Kevser, 3 kez İhlâs, 1 Fâtiha şeklinde dua ve niyaz edilmelidir.

3) Müşkil ve çıkmazlarda 7 defa Kevser okunmalıdır.

4) İstihareye yatarken, sabah namazına vaktinde uyanabilmek için üç kez Kevser okunmalıdır. Sürede geçen kelimeler fevkalade önemli olduğu için onları tek açıklayacağım.

Âyet 1: Biz,sana kevseri verdik

Âyet 2: Rabb'in için namaz kıl ve kurban kes.

Âyet 3: Sana şenâîni (buğz, kin, düşmanlık) olan, işte o ebterdir.

Âyet 1: Bu âyet, Cenab-ı Hakk'ın Efendimize verdiği sırları kevser kelimesi içinde bildirmektedir? «İnna» ile başlayan ayetlerde kısaca gramer tanımı «biz»dir. Ancak buradaki «biz» hükmünde bir çok âyetlerde olduğu gibi «Ben Allah» olarak kavramı vardır.

A'taynâ: îta ve Âtiyeden verdik, anlamınadır. Ancak üç zaman eyleminde de verdik hükmü taşır: Yani geçmişde, şimdi ve gelecekte geçerli olmak üzere verdik demektir. «Ezelden ebede geçerli olarak, sana kevser sırrını verdik» şeklinde anlamak daha doğrudur.

Kevser nedir? Bu konuda bütün tefsirler farklı ve pek çeşitli yorumlar yapmışlardır. Bunların doğruya en yakınları şunlardır:

1) Kesret (çokluk) sırrının tümünü sana verdim. Bu mana hem lügat açısından daha yakındır hem de kesret dediğimiz yaratılan çoklukların yaratılma hikmetindeki sırdır.

2) Hazret-i Fâtıma annemiz ve ondan intişar eden Ehl-i Beyt'dir. Üçüncü âyet bu manayı zorunlu bir kavram halinde perçinlemekte.

3) Cennetteki tarifi imkansız bir sır mekanıdır. Bu mekan canlara yeni can katar.

4) Gerçek ümmet diye tanımlanan şehitler, aşıklar, velîler çağlayanıdır.

5) Ahlâk-ı Muhammedi ve onun değişmeyen ebedilik sırrıdır.

6) Fâtiha'nın 7 mesani sırrıdır (Süre-i Hicr, Ayet 87.)

7) Tarifi ve doyumu imkansız aşk-ı İlâhîdir.

Bunların hepsi de «Kevser» kelimesi içinde mevcuttur ve hepsi de «Kevser»i ayrı pencerelerden seyretmektedir.

Tüm bu derin hikmetleri kavramadan efendimize iman tamamlanamaz. Kevser sırrına sürenin hay sırrı içindeki yorumunda yeniden döneceğiz.

Âyet 2: «Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.»

Burada «namaz kıl» emri «Fesalli»dir. Bir önceki sürede açıkladığımız taklit namazdan ayırmak için ayet, «Fesalli» kelime kalıbı içinde gelmiştir. Bu gerçek namaz, mîraç namazıdır. Buradaki «Fesalli» kelimesini anlatabilmek için basit bir örnek vereceğim:

Bir öğretmen talebelerine bir soru sorar; sıra ile talebeler yanlış ve eksik cevabı verirler. O zaman öğretmen en güvendiği talebeye:

— Sen ver; bu problemi sen yap der.

İşte burada «Sen namaz kıl» emri aynen böyledir. Namazı ancak sen kılarsın anlamınadır ki, bütün mutasavvıflar bu namazın mîraç namazı olduğunda müttefikdirler. İnşallah bu seri kitaplarımız içinde size yakında sunacağım «Namazın Sırları» isimli kitabımda mîraç namazını açıklayacağım.

Venhar (Kurban kes) emrine gelince: Bu ayet, Efendimize has bir emri simgeler.

Bu âyetin bayram namazı ve kurbanla ilgisi yoktur. Zira kevser Mekke'de nazil oldu. Kurban Bayramı Medine'de emroldu. Kurban mü'minlere dolaylı yoldan vacibdir.

Bir hadisde Efendimiz: «Bana üç farz emr oldu ümmetime farz değildir:

Vitir namazı, duha namazı, uhdiyye kurbanı»

buyurmuşdur.

Efendimiz kurban için: «Hz. İbrahim sünnetidir yaparız» buyurmuşdur.

Âyet 3: «Sana şenâini olan işte o ebterdır.»

Şenâin, kötülüklerin tümüdür; günlük konuşma lisanında buğz, kin, hınç, gayz anlamına kullanılır. Ancak kavram olarak «şenain» kötülüklerin tümüdür.

Aslında Efendimizle ilgisini kaybeden herkes şenâin'i temsil eder. Çünkü O'nu tanıyıp iman etmek, hatta sevmek bir kulluk vazifesidir.

Bu âyetden açıkça anlaşılmaktadır ki, Efendimize, şenâin'i olan, Allah'a isyan halinde demektir. Zira Allah onu ebterliğe mahkum etmiştir.

Gelelim Efendimize şenâin'i olanların tanımına:

1) Açıkça Efendimize karşı olanlar, ona dil uzatanlar.

2) Efendimize karşı, çok basit çizgilerde olsa bile, eleştiriye kalkanlar.

3)O'nun kevser hikmetini tahribe yeltenenler, evlatlarına, Ehl-i Beyt'ine kötülüğü dokunanların tümü.

4) Ahlâk-ı Muhammedi'yi tahrip etmek cabası gösterenler. Efendimize gitmek için gayret sarfedenleri yolundan alıkoyanlar.

5) Efendimizi dar mantığının kısır penceresinden görerek, O'nu basit bir çizgide göstermek isteyenler. Onun engin ve sonsuz yüceliğini görmezden gelenler.

Enfüsî mânâyı yorumlarken bu şenâin'i daha derinlemesine inceleyeceğiz.

Gelelim Ebter hükmüne:

İşte yukarda saydıklarımın tümü ebter'dir; güdük, kurumuş tükenmiştir. Bakınız tarihe, Ehl-i Beyt'e kılıç çekenlerin zahirde yüz binleri geçen sayıları ne olmuş! Hiç biri dünya şahnesinde ne kendi, ne nesli ile kalabilmiş mi?

Efendimîze karşı çıkmış ve ebter olmamış sözde mütefekkir kimse duydunuz mu?

Buradaki ebterlik mana alanında zaten doğaldır. Asıl önemli olan, onların dünya hayatında maddede de ebterliklerinin kaçınılmaz oluşudur,

Efendimizin Kevser sırrında bereket, O'na şenaati olanlarda kurumuşluk Allah yasasıdır.

Efendimize hayranlıkların en veciz şekilde ifade eden Bernard Shaw, Goethe, Lamartin, Kant, Tolstoy gibi düşünürler hala edebiyatın zirvesinde yaşıyorlar.

Şimdi Sûre-i Kevser'in ikinci yorumuna; hay sırrına geçiyoruz:

Hay sırrı en açık seyreden sürelerden biri Kevser Sûresidir.

Önce Kevserin bereket sırrını ele alalım: 1400 yıldır bütün dünya elbirliği yapmış gibi İslam'ı tahrip etmeye yönelik akıl almaz Haçlı Seferleri, Moğol vahşeti, daha nice tuzaklar… Buna rağmen, çağımızda dünya nüfusunun üçde biri İslam!

Ne misyoneri, ne propagandası olmayan İslam dünyasındaki bu güçlü sayı çokluğu Kevserin bereket sırrıdır.

Dünya zenginliğinin yansından çoğu İslam merkezlerinde.

Kevserin ahlâk sırrını ele afalım. Bernard Shaw'ın dediği gibi, insanın yüce faziletleri, hep Hz. Muhammed'in getirdiği ilkelerdir. Toplumlar farkında olsun olmasın güzellikler hep Efendimizin ahlakından yansıma. O'na ters düşenler, alkol çıkmazında bocalıyor. ; Çağımızın en büyük derdi, O'nun ahlakım terk ettiği noktalarda.

Ya Özgürlük, o da Kevser Sırrından bir parıltı. Yeryüzünün insanları, özellikle kadınları erkeklerle eşit çizgiye getiren ve tüm insanlara yaşama özgürlüğünü veren yine o kevserin sırrıdır. Bugün Birleşmiş Milletlerin başdan ilk 6 maddesi; din, ilim, yaşama, düşünce, inanç özgürlüğü 14 aşır evvel Efendimizin yeryüzüne teşrif ederek ihya ettiği Kevser sırrından hayat bulmuştur.

Özellikle Efendimizin ilim ve inanç özgürlüğüne net olarak getirdiği çizgiler, hala dünyanın üçde ikisine nasib olmamış nimetler.

Tüm stresler, bunalımlar ancak Efendimizin emirleriyle deva bulabileceği gibi, mutluluk bizzat Kevser sırrının içinde gizlidir.

Efendimize şenain'i olan, O'na karşı çıkan düşünceler ise kavga ve kan kokan doktrinlerin uçunda ebter olmuşlar, kurumuşlar.

Henüz yüz yılını bile tamamlamamış olan doktrinler, medeniyetlerini fikir alanında sürdürememiş; yalan, hile ve nükleer silahların ardına gizlenmişlerdir. Bu manzara O'na şenain'i olanların Ebter sırrındaki hazin hallerini sergilemektedir.

Yine çağımızın Kevser Sûresi'nde hay bulan bir sırrı, Efendimize dil uzatanların biyolojik olarak erkekle dişi arasında acaib cinsleri temsil etmeleri ve böylece ebterliklerini tescil etmeleridir.

İlimde de çok esrarlı Kevser sırrı vardır.

Modern Tıp, hastalıklara biyolojik yaklaşım esasına dayanır. Tıbb-ı Nebevî dediğimiz Efendimizin tıp konusundaki emirlerini «Kanunnameyi Tıp» şeklinde toplayan İbn-i Sina kitabı işte insan sağlığına ve hastalıklarına biyolojik yaklaşım ilkesinin temelidir.

Çünkü Tıb İlmi, Efendimize kadar ve hatta O'nun ilkelerin! bilemeyen toplumlarda yakın çağlara kadar büyü, efsun gibi tamamen hayali safsataların oyuncağı olmuştu.


Tek Nur isimli kitabımızdan hatırlayacağınız gibi, modern karantina ilkelerini, göz iltihaplarını antibiyotikle tedaviyi, prevantoryum ve benzeri yoldan tüberküloz tedavisini bizzat Efendimiz uygulamıştır.

Yine Fiziğin Birunî kanalı ile, Cebirin Horasanlı Câbir kanalı ile, ehl-i beyt büyüklerinden Câfer-i Sadık'tan intikal ettiği artık herkesçe bilinmektedir.

İşte bu nedenlerle akılcı bilimde Kevser sırrı vardır. Bu yüzden tüm safsata bilgiler ebter olacak, akılcı bilim Kevser sırrından gelen güçle kıyamete kadar gelişecektir.

İlime evrenselliği yine Efendimizden gelen «İlim Çin'de de olsa gidin alın» emri getirmektedir.

«Biz sana Kevseri verdik.»

Biz sana mânâyı verdik. Fâtiha'nın esrarengiz hikmeti içinde; elest'den sonra var olan her şeyin mânâ hikmetini sana verdim.

Ümmetin için bereket ve rahimiyyet olarak tecelli edecek olan Kevser, gönüllerde aşk-ı Muhammedî'dir.

Allahın Rahmân sıfatı Efendimize muhalefeti olanlara dahi tecelli eder ki, bu da bir Kevser sırrıdır.

Bereket ise Efendimize mîraç'da verilen bir Kevser hikmetidir. Aklın, matematiğin ötesinde ceryan eden ilâhî bir nimettir.

Efendimizin mîrac'daki niyazı, salih mü'minlerin ilahî huzura kabulü idi. Allah, mîrac'da Efendimize tüm varlıkların ötesinde bir hikmet verdi ki, bu berekettir.

Tüm yaratılanlar fizik ve biyolojik yasalara tabî olduğundan matematik kayda tabidir. Bereket ise Kevser sırrındandır ve mânânın kendine has bir tecellisidir. Akılla çözülemeyen bir bolluk ve güzelliği temsil eder.

Mânâ, her varlığın özünde (enfüs) gizli bir hikmet olduğundan, Kevser, ölümsüzlüğü ve evrenin her noktasındaki öz manayı temsil etmektedir.

Âyet 2: «Sen namaz kıl ve kurban kes.»

Ey habibim nefsini bana kurban ettin, Bana ayine olan gönlünle namaz kıl, yeni bir, mîraç doğsun.

Nefsini kurban edip Hamd meyvesini gönlüne nakşettin. Bu sırrını Kevser gibi daim kıl, sürekli kıl.

Sana şenâin'i olan ebterdir. Sen mânâyı, (gönlünde vahdetin sırrını) temsil edensin. Kesrette kalan senin sevginden uzak kalır. Çoklukta, dünya çıkarlarında bocalayan yok olmaya mahkumdur.

Zira kesret (çokluk) senden ne kadar uzağa sıçrarsa, o kadar çokluk yok olur.Habibim, çokluk alemindeki her varlık sana intisabı nisbetinde ebterlikten uzaklaşır, kevsere yaklaşır.

Bu nedenle gönül kevser sırrım, nefs ebterliği temsil eder. Her nefs kendinde varlık sezdikçe kıyaslara başlar ve Efendimizin hikmetinden uzaklaşır. Dolayısıyla ebterleşir.

Özetlersek:

Sevgi gönüllerde kevser sırrıyle sonsuzluğa götürür.

Nefret, kin, şenâin ise nefslerde düğümleşir ve ebterleşir,

Bu çift yönlü yasa Efendimizin müthiş bir mucizesidir.

Kevser Sûresi bu yasayı anlatarak, Efendimize koşanlara kevser müjdeliyor, aksine O'ndan kopanlara ebterlik felaketini bildiriyor.

Ebterliğin felaket bölgesinden uzak kalmak için gönüle devamlı salavat-t şerife dolmalıdır. Efendimize, O'nu aline, ehl-i beytine ve ashab-ı güzine devamlı muhabbet, ebterliğe karşı en iyi sigortadır.

Kevser Sûresi'nin istihraç sırrındaki yorumuna gelince:

Efendimize karşı şenâ'i olan her cemiyetin ebter olacağını; kuruyup gideceğini bildirmektedir, Aksine Efendimize saygılı olan her şeyin devam edeceğini bu süre hükmünden çıkarabiliriz.

Tarihde Kevser Suresi'nin hükmü, önce İran'ın Kisra Sarayı'nın yıkılmasıyla tecelli etmiş, sonra ebter sırrı tam anlamıyle Moğol'un dev imparatorluğunun inkırazında görülmüştür.

Ebter sırrı böyle tecelli ederken, Türk Devletlerinde de Kevser hikmeti zuhur etmiş Anadolu toprağına bin yıllık bir bereket sinmişdir.

İstiklal Savaşı'nda da aynı sır Türk'den yana; ebterlik, düşmanlarına yansımıştır. Halen vatanımız bereket ve Kevser sırrındadır. Düşmanlarımız ise ebterliğe mahkumdur. Hele sapık doktrinler, ebter kaderlerine hızla koşmaktadır. Unutmamak gerekir ki, bu tecellinin yasası değişmez; mutluluk ve beka için Efendimize intisap, O'na bitmez bağlılık şarttır. Bir anlık gaflet, fertleri de milletleri de ebterlik çukuruna itiverir.

İşte namazda okumakta pek yüce hikmetlerini dile getirdiğimiz Kevser Sûresi aynı zamanda var oluş ya da kuruyup yok oluşumuzun sınırlarını aydınlatan bir fermandır.

Allah hepimizi Kevser sırrının, rahim ve bereketli hikmetinden mahrum etmesin.




109. Kâfirûn Sûresi

İlk tamamlananlardan olan bu sûre, mesaj açısından kısa sanılır. Halbuki bu süre akıl almaz hikmetler içeren bir sûredir.

Efendimiz bu sûreyi sabah akşam namazlarının sünnetinde ve yatarken okurlardı.

Tasavvufta bu sünnete uyulmasına çok önem verilir.

Bu sûre, bazı dar düşüncelilerin sandığı gibi savaş âyetleriyle nesh edilmiş (hükmü kaldırılmış) değildir. Aksine hükmü esrarlı bir şekilde kıyamete kadar devam eder.

Ayrıca bu süre okundukça küfrün zulmü kaybolur. Şer alışkanlıklar, isyanlar çürür.

Kafirlerin Mekke'de İslamlara ilk tecavüzlerinde bu süre Hz. Zeyd tarafından Kabe'de okunmuş ve o sır, küfrün şiddetim kırmıştır.

Âyet 1: De ki: Ey kâfirler!

Âyet 2: Tapmam o taptıklarınıza.

Âyet 3: Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma.

Âyet 4: Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza.

Âyet 5: Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mâbuduma.

Âyet 6: Sizin dininiz size, benim dinim bana.

Bu sürede en önemli noktalardan biri, âyetlerin tertip şeklidir.

Âyet 1: Görüldüğü gibi ilk âyet, başlı basma «Ey kâfirler» kelimesinden ibarettir. Bu kelimenin tek bir âyet şeklinde inzali, şiddetli ve ilâhî bir azametin ifadesidir. İlâhî kudretin yenilmezliği, çevrilmezliğinin sırrı bu âyette öyle güçlüdür ki, bir mü'min, zulüm kusan bir kafire yalnız bu âyeti okusa, kafirin tüm gücü soluverir.

Bazı tefsirlerde bu âyetin, müşriklerin Ebu Talîb'e gelerek, Peygamber Efendimize anlaşma teklif etmeleri üzerine inzal olduğunu bildirirler. Bu tesbit yerindedir. Bu nedenle âyet, «Ey kâfirler siz kim oluyorsunuz?» anlamınadır.

Âyet 2: «Tapmam, o tapdıklarınıza»

Buradaki incelik, önce inananın kendi mevkisini sağlam olarak tayinidir.

Küfre karşı taviz yoktur, ben kalbimi hakiki mâbudum'un iman ve sevgisiyle doldurdum. Sizin taptığınız putlara, menfaatlere, dünya saltanatına, paraya kesinlikle tapamam. Bir mü'min bu ayetle tüm inançsızlara karşı büyük bir taahhüde girmiştir. Sonra, Kâfirûn Sûresi'ni okuyan bir mü'min, kâfirin taptığı her türlü hurafe, put menfaat gibi nesnelere tapmadığını ilan eder, sonra döner onlar gibi sirke düşerse gülünç olur.

Âyetin Efendimize has inceliği elbette bambaşkadır. Bunu enfüsî mana yorumunda ayrıntılarıyla inceleyeceğiz.

Âyet 3: «Siz de tapanlardan değilsiniz benim mâbuduma.»

Zira, şirk, nifak ve zulüm içinde menfaatlara tapan sizlerin gerçeğe dönmesi imkansız. Benim mâbuduma tapabilmeniz için gönlünüzün kirlerden arınmış olması gerekir.

Bu âyette, hüküm veren cebri bir kader kavramı vardır. Hatta pek çokları, «Onların küfr-ü inadîleri bu âyette tescil oldu, artık iman edebilmeleri imkanı yoktur» derler.

Burada önemli iki noktayı vurgulamak istiyorum:

1) Kalbin mühürlenmesi biçimde kesin küfür hali nedir? Yani bazıları kafir olarak mı yaratılmışlardır?

Bu sorunun cevabı, Sûre-İ Beled'de açıkça bildirildiği üzre, yaratılan her insan küfür ve imanda eşit şartlarda muhayyer (kendi reyine) bırakılmışdır. Ancak insan günah işleye işleye kalbini karartır, zulüm, nefret ve kavgaları artık bu emsalsiz cihazı işlemez hale getirir. Bu görünüm kalbin mühürlenmesidir. Elbette mühür ilâhî bir hükümdür, ancak, kalp dediğimiz bu narin cihazı, ta başdan beri korumak, irademizin bağımsız bir yanıdır.

Günah bu açıdan tehlikelidir. Bir hadisde Efendimiz:

«Her günah kalp penceresine siyah bir leke bırakır. Bunlar çoğalır ve kalbi karartır» buyurmuşdur.

İşte kalbin mühürlenmesi ya da günahların insanları dönmeyen küfüre götürmesi olayı böyle gelişir.

2) Asr-ı saadette, İslamiyet'in ilk yıllarında pek çok kâfir vardı. Bunlardan bir kısmı, farklı senelerde İslamiyetle şereflendiler.

İlk yılların bu kâfirleri hakkında Kur'an emirleri, bazılarının küfür içinde kalacaklarını, kafir olarak öleceklerini bildirmişdi.

Ebû Cehil, Velid Bin Mugiyre ve Ebû Leheb bunlar arasındaydı. Sûre-i Kâfirûn'un bu üçüncü ayeti bu üç şahsı , özellikle kasdetmektedir. Velid Bin Mugiyre Sûre-i Müddesir'de, Ebû Leheb de Leheb Süresi'nde net şekilde akibetleri bildirilenlerdendir. Kur'an'ın bir anlamda mucizesi olan bu tasniflerde Ebû Sufyan'ın hiçbir zaman kafir olarak zikri geçmemiştir. Nitekim Ebû Sufyan sonunda İslamiyetle şereflenmiştir. Halbuki rolü itibariyle, Ebû Sufyan kafirlerin reisi idi.

Âyet 4-5: Bu ayetler sonuç açısından tekrar gibi gelmektedir, ama cümle kuruluşlarında nüanslar vardır.

«Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza, Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mâbuduma.»

Gramer açısından dördüncü ayet, hem mazî, hem hal ve gelecek zaman için geçerlidir. Tabii beşinci ayet için de durum aynıdır.

Manayı hem kuvvetlendirmek hem teyid etmek açısından, imanın küfre karşı ilanı pek çok sırlar taşır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

a) Gönlümüze imanı iyice sindirmek.

b) İlâhî sırrın kudretiyle, kafirin iç dünyasında tam bir felç meydana getirmek.

c)Özellikle münafığın sahte maskesini delerek, onun küfürdeki yerinde kalmasını sağlamak.

d) İmanımızın hiçbir şartta sarsılmayacağım ifade ederek, kâfirin ümidini kırmak.

Âyet 6: «Sizin dininiz size, benim dinim bana». Burada küfürle aramıza kesin bir perde çekiyoruz ve bir anlamda kafiri küfür ile baş başa bırakıyoruz.

Bu ayetin inceliğini iyi tesbit etmeliyiz. Bu yalnız küfr-ü inâdîde olana çekilmiş bir perdedir. Yoksa İslamın tebliği vazifesini engellemez. Dikkat edilirse 3 ve 5'nci ayetlerde, iman etmeyeceği kesinkes anlaşılan kafire karşı koyulmuş bir eylemdir bu perde.

Ebû Leheb'lere, Velid Bin Mugiyre'lereve Ebû Cehil'lere karşı bir eylemdir bu ayet.

Bu âyet aynı zamanda inananı risk ve nifakdan arıtır. Çünkü bir mü'min «Sizin dininiz size» deyince, küfre ait tüm yanılgıları terk ettiğini bildirmektedir.

Bu altıncı âyeti okuyan bir mü'min: Şirkin her türlüsünden, nifakın her şeklinden uzaklaşma andı içinde demektir. Amentünün 6 maddesine hiç vesvesesiz iman ettiğini bir kez daha perçinlemiş demektir.

Sûrenin hay yorumuna gelince:

Daha önce de açıkladığım gibi, bir sürenin hay sırrı, her çağda yaşayan, uygulanan hikmeti demektir.

Kâfirûn Süresi'nin hay sırrında, çağımızda önemli üç mesaj vardır:

a) Çevremizde inançsızlar bizi rahatsız ederse, Kâfirûn Sûresi'ni hem okuyarak, hem mânâsını açıklayarak onların şerlerinden rahatlıkla kurtuluruz.

b) Hiç kimse inanç açısından zorlanmamalı, kimseye inanç baskısı yapılmamalıdır. Kâfirûn Süresi bu açıdan Birleşmiş Milletler Yasası'nın vicdan ve inanç özgürlüğü ilkesinin kaynağını temsil etmektedir. Bu dahi bir Kur'an mucizesidir. Özellikle altıncı âyet net bir şekilde bu ilkeyi vurgular.

c) Yakınları, özellikle çocukları inançsızlığa düşmüş ebeveynler çağımızda ciddi ızdırap çekmektedir. İslam yüceleri bu durumlarda 11 kez Kâfirûn Sûresi okuyarak, babaların evlatlarına her gün dua etmelerini salık vermektedir.

Şimdi Kâfirûn Sûresi'nin enfüsî manasına geçiyoruz:

Enfüsî mânâ bakımından Kâfirûn Sûresi, içinde bulunduğumuz sonu gelmez çelişkileri çözen mucizevî bir sırra sahiptir.

Hepimiz bir gerçeğin farkındayız; iyi niyetle iman edip namaz kılıyoruz, fakat zaman zaman da olsa, özellikle kader konusunda, ahiret konusunda içimiz hep çamaşır yıkar. İçimizde doğan bu çelişkilerden çoğu kez öylesine utanırız ki: Kendi kendimize bile mahcub ve mahzun oluruz. İçimizdeki bu asi kimdir?

Bunu rahatlıkla tesbit ediyoruz ki, bu isyankar varlık nefs'dir. Daha önce arz ettiğim gibi imanın mahalli; oturduğu yer «kalp» dır. Kalpte iman çiçeği açtıktan sonra, onu kurutmaya çabalayan Şeytanın içimizdeki ortağı nefsdir. Bu yüzden İçimizdeki benlikçi, hasis, zalim, asî varlık daima inkardır. İşte Kâfirûn Sûresi'nin enfüsî manası, gönlün nefse hitabıdır.

Gönül, kâfir nefse:

«Sen benim mabuduma tapmazsın, ben de senin taptığına tapmam» demektedir. Ve altıncı âyette de nefse:

«Senin dinin sana, benim dinim bana.» demektedir.

İşte Kâfirûn Süresi'nin en büyük hikmeti budur. Her gün namazda; yani huzur-u ilâhîde nefsimize bu hitabı yaparsak, onun küfrü gittikçe solar. O paniğe kapılır, günü gelir İman eder ki, her mü'minde bu sır eninde sonunda bu süre sayesinde tecelli eder.

Nefs daima kafirdir. Çünkü kendine inanır, imanın tüm maddelerinde tereddüt gösterir. İmanı taşıyan gönül de ömür boyu onu ıslah için çabalar durur.

Mü'min, nefsine değil, gönlüne itaat eden kişidir. Bu itaat her zaman mutlak değildir; zaman zaman nefse uyar. İşte Kâfirûn Sûresi bize bu inceliği hatırlatır:

«Aman ona uyma, onun dini onadır, onun davranışları şirk ve nifaktır. Sen bana uy yüce yaradana kulluk et» demektedir.

Bu gerçek nedeniyle Kâfirûn Süresi, imanın sigortasıdır. Onu ne kadar çok okur, mânâsındaki gerçekleri hatırlarsak, o kadar nefsin şerrinden uzak kalırız; Allah'a kullukta sadık oluruz.

Gelelim Kâfirûn Süresi'nin istihraç yorumuna, yani geleceğin sırrını açan hikmetine:

Kâfirûn Süresi, insanların kıyamete kadar iman ve küfür değişkeninde bocalayacağını dile getirmektedir.

Ayrıca son âyet, özellikle kıyamete yakın günlerde bize bir talimat vermektedir: «Herkesin dini kendine.»

Bu emir çok hikmetlidir. Zira kıyamete yakın günlerde din aleyhinde öyle çok yayın ve propaganda yapılacaktır ki, herkes, bu telkinin altında küfrün tuzağına düşecektir. Halbuki siz bu hükme uyarak tüm telkinleri reddetmelisiniz.

Ayrıca en kuvvetli küfür fırtınalarında bile Kâfirûn Süresi, her türlü silahtan etkili, sindirici bir güce sahiptir.

110. Nasr Sûresi

Âyet 1: Allah'ın nusreti ve fethi gelince,

Âyet 2: İnsanları Allah'ın dinine, fevc fevc gelirken gördüğün vakit,

Âyet 3: Rabb'ini hamd ile tesbih et ve mağfiret dile. Şüphesiz O, bir tevvabdır.

Bu sure, son inzal olan süredir. Ancak bu süreden sonra bazı ayetler gelerek Kur'an'daki sürelerde yerine oturarak yüce kitabımız tamamlanmıştır.

İlk gelen beş ayet gibi bu süre de 19 kelimeden kuruludur.

Bu sürenin önemli sırlarım şöyle özetleyebiliriz:

a) Efendimizin Rabb'ine kavuşmasını haber vermektedir.

b) Efendimiz, mü'mînler için bu süre île garanti almıştır,

c) Tesbih ve tövbe gibi iki önemli ibadeti öğütlemektedir.

d) Mekke'nin fethini haber vermektedir.

e) Çağlar boyunca insanların İslam'a koşacaklarını haber vermektedir. Özellikle çağımızda.

Hicrî sekizinci yılda inzal olan bu süreden kısa bir süre sonra Mekke feth olunmuş, sürenin âyet sayısına uygun üç yıl sonra Efendimiz Alem-i Cemal'e teşrif etmiştir.

Sûre inzal olunca Hz. Abbas, Efendimizin 3 yıl sonra Alem-i Cemal'e teşrif edeceğin; anlayarak As-hab'a haber vermiştir.

Efendimiz, Alem-i Cemal'e teşrif etmeden kısa bir süre önce şu hadis-i şerifi emretmiştir. (Kudsî Hadîs):

«Bir kul için hayatta kalmayı ve bana dönmeyi muhayyer kıldım; O, bana gelmeyi tercih etti.»

Bu hadis üzerine Hz. Ebû Bekir ağlayarak: «Aman ya ya Rasulallah canım feda, canımız feda, gelmiş geçmiş tüm canlar feda, bizi yalnız bırakma» diye niyaz etmiştir.

11. Hicri yıl, Rebiulevvel ayının 12'sinde Efendimiz Alem-i Cemal'e teşrif etti.

Son sözleri «Bi'l refiku'l-a'la (Yüce ve güzeller güzeli sevgili ile birlikte)» olmuştur. Bu kısa bilgiyi Nasr Süresi nedeniyle arzettim.

Âyet 1: «Allah'ın nusreti ve fethi gelince.»

İzâ câe: Gelecek olanı göreceksin,

Nasru'l-lahi: Allah'ın zaferin),

Ve'l'feth: Ve Fethi (Manevî istila hareketleri).

Bu âyet, İslam'ın gönülleri feth eden zaferi İçin Çağlar boyu ilahî bir garantidir. En önemli yanı da İslam'ın zaferini, Allah zaferi olarak nitelemesidir.

Bu süre, aynı zamanda Kâfirûn Süresi'nin bir sonuç belgesidir. Kafirün Süresi hem küfrün hızım kırarak, hem imanın net safım çizerek sonunda NAS-RULLAH'ı müyesser kıldı.

Kitabımın basında bu sürelerin çift çift birbirinin mânâlarım tamamladığım arz etmiştim. İşte bir örneğe daha şahit oluyoruz.

Bu âyet, İslam güneşinin zulmü yeneceğini ve gönülleri feth edeceğini müjdelemektedir.

Sürenin âyetleri iç içe birbirini açar. Bu fethin ilk örneğinin, Mekke'nin fethi olacağını ikinci âyetten rahatlıkla anlıyoruz.

Ancak unutmayınız, âyet, genel ve çağlar boyu geçerlidir.

Âyet 2: «İnsanların Allah'ın dinine, fevc fevc gelirken gördüğün vakit.»

Veraeyten'nâse: İnsanları gördüğün vakit,

Yedhulûne: Girdiğini, giriyorlar,

Fî dînîllâhi: Allah'ın dinine,

Efvâcen: Fevc fevc, dalga dalga,

İnsanlar fevc fevc Allah dinine giriyorlar, daha da büyük dalgalar halinde girecekler. Ancak, «yedhulûne»deki şimdiki zaman kalıbı, Efendimize tüm geleceğin seyredilişini ifade eder. Yani Allah, mânâ ekranında tüm zaferleri, Mekke dahil, Efendimize seyrettirmiş ve;

«Bak görüyorsun ya, insanlar dalga dalga Allah'ın dinine giriyorlar» demiştir. Bu âyeti başka türlü yorumlamak mümkün değildir (Yedhulûne'nin şimdiki zaman kalıbı bu ifadeyi vermektedir).

Efendimizi Âlem-i Cemâl'e davet için bu seyr, O'nun gönlünde rıza doğurdu.

Şimdi Mekke'nin fethi konusunda kısa bazı hikmetleri sunacağım:

a) Âyetten anlaşılacağı şekilde bir Allah zaferi olan Mekke fethinden sonra, Mekke'de kan akıtılmamış, ancak inanmayanın Mekke'de oturması yasaklanmıştır.

b) Mekke feth olmadan önce İslam Dini'ni kabul edenlerin mutlaka bir özelliği vardır. Mekke feth olmadan önce en son Müslüman olan Ebû Sufyan'dır. Ondan sonra.çizgi değişir. Bu nokta, tasavvufta fevkalade önemlidir. Yanlış kavramlara yol açmamak için daha geniş açıklamalara geçmiyorum.

c) Mekke'nin fethi, Efendimizin gönlünde çok büyük bir zevk yarattığı için büyük bir dönüm noktasıdır. O andan itibaren mânâ muslukları açılmış, Kur'an'ın enfüsî mânâları Efendimiz tarafından Ashab'a verilmiştir.

Mekke'de putların devrilişi, gönülden tüm kaygıların atılması ve gerçek ihlâsın doğması anlamına gelir.

Âyet 3: «Artık Rabb'ını ham ile tesbih et ve İstiğfar et. Çünkü O, bir tevvabdır.

Âyetin iki bölümü var:

a) Hamd ile tesbih et.

b) İstiğfar et, çünkü O, bir tevvabdır.

a) Hamd ile tesbih et:

Bu emir, hemen hiç an kaybetmeden anlamına gelir. Gönül putlardan arınınca hemen an kaybetmeden Rabb'imizi hamd ile tesbih etmek zorundayız. Ancak bu üçüncü âyetin muhtelif yönleri vardır. Şöyle ki:

1) Âyet asıl Efendimize yöneliktir. Çünkü baştan beri hitab Efendimizedir. Ayrıca Allah'ı Efendimizden gayrı hiçbir yaratılmış hamd ve tesbih edemez.

Efendimizi alem-i cemale davet bu ayetten gelir. Kalb-i Muhammedi hamd ve tesbihin ideal noktasıdır; orada hasıl olan ilahî sevda bir vuslat işaretidir.

2) Âyet, Efendimiz'e tüm İnsanlık adına, özellikle mü'minler adına bir hamd ve tesbih çağrısıdır. Âyetin son kısmı bu görüşe haklılık kazandırır. Zira «Habibim, hamd, tesbih ve istiğfarın tevvab olan Rabb'ın tarafından kabul oldu» hikmeti vardır ki, bu nokta, Efendimizin alem-i cemale teşrifine verilen bir ilahî lütuftur. Daha açıkçası, hep ümmeti için bu dünya mücadelesine katlanan Efendimiz'e Allah, «Onlar için tesbihini, istiğfarım kabul ettim, artık bana dön» demektedir.

3) Hamd ile tesbih ve istiğfar, fenâfillah demektir.

Şimdi, hamd ile tesbih ne demektir? Önce bunu görelim:

Tesbih, hızla yüzmek, mahrek seçmek demektir. Ancak,

Allah'ı tesbih: Allah'ı her arıza, şaibe ve zandan tenzih etmek demektir. Allah'a «Sen subhansın» dediğimiz an, O'nu her eksik, yanlış ve arızadan ötede kabul ediyoruz. O halde gönlün putlardan arınmış ihlâs sarayında, yalnız Allah'ın sonsuz kudret ve yüceliğini duymak, O'nu hamd ile teshindir.

Tesbih, Allah'ın celal hikmetlerinin sezilmesidir.

Gönüldeki Allah sevgisi, bu iki kanaldan Allah'a yaklaşım sağlar ki, Fenafillah'ın (Allah'da yok olma) sırrı budur.

Efendimiz'in muhteşem tesbihi şudur:

"Yarabbi, ben sana senayı (övgüyü) sayıp tüketemem, Sen kendini sena ettiğin gibisin.»

Burada mânâları toplu tutmak için sûrenin enfüsî sırlarını da birlikte vermek istiyorum:

Allah'ın celal ve cemal sırrı ebedî olduğu için, hamd ve tesbih de ebedîdir. Ayrıca her an hamd ve tesbih ayrı ayrı duygu ve zikri gerektirir. Onun tecellisi, renk renk mânâ denizini coşturdukça tesbih ve hamd de dalgalarım değiştirir.

Hamd sırrı, Allah'ın ahadiyyetinden doğan sonsuz güzellikleri zikirdir ki, Efendimiz'in MUHAMMED (S.A.V.) sırrında gizlidir.

Tesbih sırrı, Allah'ın samadaniyetinde doğan sonsuz kudretleri zikirdir ki, Efendimiz'in MUSTAFA (S.A.V.) sırrında gizlidir.

Namaz sonunda, önce Subhanallah diyerek Mustafa sırrına,

Elhamdülillah diyerek, Muhammed sırrına geçerek tesbih ederiz.

Şimdi ayetin ikinci bölümüne geliyorum.

b) Mağfiret dile (istiğfar et), şüphesiz O bir Tevvab'dır:

Yukarıda hadisde Efendimiz'in:

«Sana senâyı tüketemem» niyazı, kulluk koordinatlarında Allah'a mutlak yaklaşımın mümkün olmadığını ne güzel ifade etmektedir.

Efendimiz, kulluk koordinatında niyazı çok severdi. Bu yüzden istiğfar zorunluğunu büyük bir hazla beklerdi.

İşte Efendimiz'in istiğfar hikmeti budur. Ve Allah'dan bir an bile ayrı kalmak (mîracdan ayrı kalmak) O'nun için istiğfarı talebdir.

Evrenin en yücesi Allah sevgilisi, ümmeti için mi­racın dışında geçirdiği saniyeler için sevgilisi Allah'a istiğfar etmektedir.

Efendimiz'in hamd ve tesbihi daimdir. Onun sırrındaki binbir raksıdır. Bu rakslar arasındaki saniyeleri Efendimiz istiğfar ile süslerdi. Bu ayrılık, kavramı ötesinde aşk-ı ilahîye yeniden yaklaşmanın bir hasret niyazıdır.

Âyetin bu ikinci bölümü için birçok İslam yücesinin görüşü, Efendimiz'in bizim adımıza da hamd île tesbih ve istiğfar ettiği istikametindedir. Elbette bu reddedilmez bir gerçektir. Zira öyle olmasa biz ne Allah'ı tanıyabilirdik, ne de O'nun huzurunda namaza durabilirdik.

Sûrenin hay sırrına gelince:

İnananın zaferi Allah'ın zaferidir. Hamd ve tesbih ile Allah'ı zikrederseniz manevî zafer mutlaka tahakkuk eder. Süre hem basından sonuna, hem sonundan başa doğru anlam birliği sırrı taşır. Yine siz, devrinizde inananların zaferine ulaşınca hemen hamd ile tesbih ve istiğfara başlayın demektedir. Ayrıca bu mânâlar her çağda enfüsî mânâ için geçerlidir.

Sûrenin ilk bölümünde, özellikle üçüncü ayette Efendimiz'e özel enfüsî mânâya değinmiştik. Şimdi sürenin tümü üzerindeki enfüsî mânâya, yani üçüncü yoruma geçiyorum:

Siz Sûre-i Kureyş'in sırrı içinde nefsinizin taptığına tapmazsanız, gönü! zaferi muhakkaktır. Kalpteki iman, ihlâsla billurlaşırsa tüm benliğinizi dalga dalga ilâhî sevgi sarar ve kalp, nefs de dahil olmak üzere, varlığınız) feth eder.

O zaman bir an kaybetmeden Efendimiz'in Muhammed - Mustafa (S.A.V.) sırrına iltica edip hamd ile tesbihe başlamalıyız.

Hamd ile tesbihin bize dönük sırlarım şöyle özetleyebiliriz;

a) Bu sırlara varmak için önce Salavat-ı şerife okuyacağız; elimizden geldiğince çok.

Sonra, önce Allah'ı subhanın en açık şekli olan Subhanallah, sonra hamdin en açık şekli olan Elhamdülillah esmalarıyla zikretmeliyiz.

Nitekim bu zikirler de namazda sünnet olarak yapılmaktadır.

b) Fâtiha sırrı İçinde daim gelişen, yücelen hamd niyazında daim olmalıyız. Fâtiha hamdini, Fâtiha ve namaz bahsinde göreceğiz. Ayrıca Allah'ı her türlü eksikten münezzeh tesbih etmek için Sûre-i ihlâs'ın tüm kavramlarına uygun şekilde zikretmek gerekir.

Bu nedenle 3 İhlâs bir Fâtiha hatim sayılır.

Zira, İhlâs ile Fâtiha, Allah'ı hamd ile tesbihi gerçekleştiren ilahî fermanlardır.

Sûre-i Nasr'ın istihraç yorumuna gelince:

Dünyanın sonuna doğru Kabe'de çok müstesna ihtişamlı bir manevî gelişme olacak.

Allah zaferi, mânâdan yansıyacak. İnsanlar dalga dalga Mekke'ye gelecekler. Bu zuhur ettiği zaman, bütün inananlar Allah'ı hamd ile tesbih etmeli, kesik-; siz istiğfar etmelidir. Bu görünüm çağımızda başlamıştır. Ancak bu muhteşem tecelli, bir kıyamet belirtisi değildir.

Ancak kıyamete belli bir dönem yaklaşım demektir. Bunun sırrı, Sûre-i Nasr'da gizlidir. Kimse açıklamaya mezun değildir, gücü de yetmez. Bu vesile ile şunu ifade edeyim ki, kıyamete ait kesin belirtilerin hiçbiri zuhur etmemiştir. Her çağda olduğu gibi kendini mehdi ; sananlar, konuyu iyi bilmediklerinden hem kendini hem çevrelerim rahatsız etmekten öteye geçemez.

Unutmayınız ki; Efendimizin dünyaya teşrifiyle, Ahir Zaman (Son Çağ) başlamıştır.

Kapanış süresini kimse bilemez.

Perşembe, Temmuz 5

111. Leheb Sûresi

Âyet 1: Ebü Leheb'in iki yanı kurusun.

Âyet 2: Ne malı, ne de kazandığı ona faide vermedi.

Âyet 3: O, alevli bir ateşe yaslanacak.

Âyet 4: Karısı da hammâlete'l - hatab olarak,

Âyet 5: Gerdanında bükülmüş fitilli bir ip olarak.

Sürenin çevirisinde ahşa geldiğiniz metinden farklı bir tarz görmüyoruz. «Ebü Leheb'in iki eli kurusun» yerine asıl manası olan «Ebü Leheb'in iki yanı kurusun» (madde ve mana yönü) çevirisini tercih ettik. Hammalete'l-hatab, düz kelime çevirişi bakımından odun hammalı demektir. Ancak kelime bileşik kelime olup Arapçada özel bir tabirdir. Laf taşıyıcı, kundakçı anlamlarına gelir. Tebbet Süresi fevkalade önemli bir süre olduğundan, en ufak anlam halası yapmadan sizlere aktarmak istiyorum.Tasavvufta bir tabir vardır:

«Bir mü'min Tebbet Süresi'nin sırrım çözmedikçe, İhlâs Süresi'ni, dolayısıyla tevhidi öğrenemez».

Kur'an'da İhlâs Süresi'nin Tebbet'ten sonra gelmesinin hikmeti budur.

Tebbet, helake götüren hüsran demektir. Yani yok olmaya götüren yıkıntı demektir.

Tebbet Süresi'ni kavramak için önce Ebû Leheb olayım çok iyi bilmek gerekir.

Ebû Leheb, Efendimiz'in amcasıdır. Ve de Efendimiz doğduğu gün kölesini azad etmiştir. Bilahare Efendimiz'in iki kızım iki oğluna alarak samimi bir akrabalık ilgisi kurmuştur. Ta ki Efendimiz İslamiyeti ilan edene kadar bu yakınlık sürmüş, gitmiştir. Yani Efendimiz 40 yasma gelinceye kadar Ebû Leheb, Efendimizle çok iyi ilgiler içinde olmuştur. 40 yıl sonra Efendimiz'e karşı çıkmış, akrabalık, dostluk bozulmuş, Efendimiz kızlarını ayırmıştır. Ve sonunda bu şiddetli celal âyetine muhatab olmuştur.

Ebû Leheb'in asıl ismi Abdut Uzza iken, kırmızı suratı nedeniyle alev babası anlamına Ebû Leheb ismi takılmıştır (İslamiyetten önce).

Kansı Ümmü Cemil; fesad, zalim, dedikoducu, hain bir kadındı. Tabiî İslamiyetin ilk yıllarında Hind gibi azılı bir İslam düşmanı oldu. Bu tesbitlerimizi çok iyi bilmeniz gerekiyor. Zira Tebbet hitabına uğramamak için Ebü Lehebleşmemek gerekiyor. Allah hepimizi korusun.