Bu sûre, ilk inzal olan beş âyetle başlar. Kur'an'da mevcud 19 âyetli üç sûreden biridir (diğer sûreler İnfitâr Sûresi, A'la Sûresi'dir).
Sûrenin ilk beş âyetten sonraki kısmı uzun süre sonra tamamlanmıştır. Bu süre aynı zamanda bir önceki sürenin, yani Tîn Süresi'nin yaratılışla ilgili temel yasasını dile getirecektir. Zaten sûreye «Alak» isminin verilmesi de yaratılışın temel yasalarından olan Alak hikmetinden gelir. Bu sırrı ikinci âyette açıklayacağım.
Bu sûrenin ilk beş âyeti 19 kelimedir ve 76 harftir 1(19x4).
Aslında Kur'an'ın 19'lar mucizesini Sûre-i Müddesir'de anlatacağım.
Ancak Sûre-i Alak'ın bu ilk âyetlerindeki 19'Iar hikmeti, özellikle Kur'an'ın Allah kitabı olduğunu beyan sırrı taşır. Nitekim Velid Bin Mugiyre'nin bu hikmeti sezmeyişi; Sûre-i Müddesir'de lanetlenmiştir.
Şimdi bu beş âyetin çevirisini ve yorumunu yapacağım. Zira bu beş âyette insanlığa çok önemli bir mesaj sırrı vardır.
Âyet 1: Oku, Rabbinin ismiyle (oku). O ki (her şeyi) yarattı.
Âyet 2: İnsanı bir alaktan yarattı.
Âyet 3: Oku, O sonsuz kerem sahibi Rabb'indır.
Âyet 4: Kalemle öğreten de O'dur.
Âyet 5: O, insana bilmediği şeyleri öğretti.
Âyet 1: Yüce Kur'an'ın «Oku» emriyle intişar ve inzale başlaması, tüm beşeriyetin, okuyup öğrenmeye ve uygarlığa sevk ediliş sırrıdır. İlk kez yüce kitabımız tüm dünyaya okumayı zorunlu (farz) kıldı. 14 asır sonra dünya bu sırra yeni ulaştı.
Oku emrinde Arab lisanı açısından, okumak, tefekkür fiili ile beraberdir. Yine Oku emriyle insanın tüm canlılardan ayrılışı dile getiriliyor. Böylece İslam'da okumak, hatta 4'üncü âyet gereğince yazmak farzdır.
Okuma amacının, aynı zamanda yaratılış sırrını anlamak için insanlığa yakışır bir tefekkür olduğu vurgulanıyor. Rab sıfatıyla birlikte emredilmesi, tefekkürün, okuyup yazarak ilim öğrenmemizin, Allah'ın Rab sıfatının bir sırrı olduğu hikmetini beyan içindir. Nitekim Efendimiz âyetten önce okuma bilmediği halde; anında Rab sıfatı tecellisiyle okumuştur. İnsan ve yaratılışın hikmeti; böylece hilkati öğrenmesi, Allah'ı tefekkür etmesi içindir.
Âyet 2: «İnsanı bir Alaktan yarattı.»
Nedense bütün tefsirlerde «Alak» pıhtı olarak çevrilmiştir. Halbuki «Alak»ın en son düşünülecek mecazi manası kan pıhtısıdır. «Alak»ın lügat mânâlarını etimolojik etkinlik sırasına göre şöyle sıralayabiliriz:
a) Yapışıp ilişme.
b) Alaka, ilgi.
c) Cazibe.
d) Durgun kan.
e) Aşk, muhabbet, sevda.
f) Unsurların birbirine ilgi ve cazibesi.
g) Kan pıhtısı.
O halde, Biz insanı Alaktan yarattık, demek:
1) Rahme yapışan bir hücreden (döllenmiş hücrenin rahme yapışması) yarattım.
2) Manevi ilgi ile bedeninize ruhu meczederek yarattım.
3) Ruh, beden, nefs, kalp unsurlarım birbirine yapıştırarak yarattım.
4) İnsanı bir muhabbet ilgisinden yarattım, mânâları çıkar.
Daha önemlisi, sürenin isminin «alak» olması dolayısıyla, «alak»ın tüm hilkata geçerli olan sırrıdır.
Tüm varlıklarda yaradılışın temel fizik ilgisi muhabbettir. İşte sûre, bu ismiyle ve insan hilkatiyle ilgi ve muhabbeti temel yaradılış yasası olarak ilan ediyor (Alak).
Âyetlerin manalarını kısırlaştırarak nasıl telef ettiğimizi fark ettiniz mi? Hilkatin temel hikmetine, talî bir manaya uyarak «pıhtı» deyivermek, sürenin tüm ihtişamını yok saymak gibi bir yaklaşım olmuyor mu?
Alak, aslında bizzat maddenin var oluş hikayesidir. Fizik, kuvantı, ortaya çıkış açısından şöyle tarif ediyor:
«Etkinin belli bir boyut alanında geometrik ilgi sağlaması.»
Biz yorumumuzda ayetteki alak ismini genel anlamda: İlgi, fizik cazibe, şeklinde yorumluyoruz.
İnsanın «Alak»tan yaradılışım bildiren ayeti ise; hem meni hücresinin yumurta hücresine ilgisi, hem rahime yapışma ilgisi şeklinde kabul ediyoruz.
Âyet 3: «Oku, O ekrem Rabb'indir.»
Demek ki: Tefekkür, okuyup anlamamız, Rab sıfatı ile Kerîm sıfatının ortak bir ikram sırrıdır. Allah'ın Rab sıfatı genel anlamda eğitim, ıslah, güzelleştirme hikmetleri taşır. Ve bütün evren için geçerlidir. Bu hikmet Allah'ın Kerîm sıfatıyla birleşince tefekkür ve okuyup öğrenerek idrak başlar.
Bir insanın okuyup tefekkür edebilmesi ve idrak, özellikle Kerîm şifalının tecellisi ve ikramı sayesindedir.
Âyet 4: «Kalemle öğreten de O'dur.»
İnsana has yazılı ilim de bu âyetle farz olmaktadır. Bu âyet üçüncü âyete bağlıdır. Yani yazılı ilim de Ekrem olan Rabbın bir lütfudur.
Bilindiği gibi «ekrem» kelimesi (3'üncü âyet), kesiksiz güçlü bir ikramın ve kerametin ifadesidir. Bu nedenle, insanın okuyup yazarak akılcı bilimi kurması; Allah'ın ekrem bir lütfudur. Bir mucize, akıl almaz bir ikramdır.
Eğer ilâhî kerem olmazsa, hiçbir bilimsel keşif yapılamaz. Bilimsel sonuçlar, doğru olarak yargıya varmamızı sağlamaz. Bu nedenle, bu sonucu sağlayan yazılı ilim ve ilahî bir ikramdır, ilmi yazan, anlayıp îman etmezse bile; ilim ilahî ikram olarak yaşar, gelişir durur.
Âyet 5: «O, insana bilmediği şeyleri öğretti.»
Okur yazarlıkla birlikte, akılcı bilimin ayrı bir ilahî lütuf olduğu vurgulanıyor. Allah'ın insana ilmi talim edişi, sıradan bir öğrenim değildir. Okuyup yazma dışında idrak ve akılcı bilim, bilinmesi imkansız evren sırlarını zihinlere yerleştirmektedir. Bütün ilim böyle doğmuştur. İnsanlar evreni beş duyuları vasıtasıyla tanıyıp seyredebilirler. Beş duyu ise öylesine sınırlıdır ki, bugünkü ilmin milyonda birini meydana getirecek güçte değildir.
Evrendeki yüz binlerce ışından yedisini görebiliyoruz. On binlerce titreşimden ancak birkaç tanesini duyabiliyoruz. Sonsuz küçük mesafelerden sonu gelmez uzay derinliklerine kadar olan büyüklüklerin, birkaç santim ya da metre ite sınırlı bölümünü fark edebiliyoruz. Peki, atomu, hücreyi, genetik şifreleri ve sonsuz galaksileri nasıl öğrenebildik? İşte âyet bu gerçeği vurguluyor «İlim ancak benim ikramımdır; sizin kazancınız değildir» buyuruyor.
İslamiyet'in en önemli yönlerinden biri, beşeriyete ilmi tanıtmasıdır. Hangi yanlış yargı ne derse desin, ilmin, özellikle bağımsız akılcı bilimin kaynağı İslamiyet'tir,
İşte Kur'an, bu inceliği vurgulamak için inzal ettiği ilk beş âyeti böylece ilmin ilanına hasretmiştir.
Bir din düşünün ki, ilk mesajı okuma-yazma ve ilmi tarif ediyor, yaradılışın temel yasasını; ilgiyi tanıtıyor. Bu yüzden tüm peygamberler karşısında siyasî bir otorite varken (Firavun, Nemrud v.s.), İslamiyet'in karşısında cehalet temsilcisi; yani Ebûcehil vardır.
Âyet 6: Sakın öğrenmeyeyim deme, o insanı tuğyana götürür.
Âyet 7: Kendini müstağni görerek
Âyet 8: Nihayet Rabbinedir dönüş.
Âyet 9: Baksana: O yasaklayana (nehyedene).
Âyet 10: Bir kul namaz kılarken
Âyet 11: Baksana: O hidayet üzre giderse,
Âyet 12: Veya takva île emrederse fena mı?
Bu bölümde ilk üç âyet ilmin, tefekkürün amacını ve kaçınılmaz gerçeğini anlatıyor. İnsanoğlu bunca çabasını, bilgisini tartışır durur da; niçin bildiğini hiç düşünmez?. İlmin amacım, neden yaratıldığını hiç aramaz, görmezlikten gelir. Halbuki:
Âyet 6-8-9: «Okumaktan, tefekkürden kaçınma insanı tuğyan eder. Çünkü kendini müstağni sanır (muhtaç olduğunu unutur).» Bu bir gaflettir ki: «Sonuç Rabbine dönüştür.» Demek ki, insan okuyup tefekkür ederek kendinin sonunda Rabb'ine döneceğini öğrenir. Kendini müstağni saymaz, aksine Rabb'ine kavuşmak için üstün bir ahlaka ihtiyacı olduğunu anlar.
İlim öğrenme ve tefekkür, alemlerin derin hikmetini, san'atını öğretir. Bu sayede onun yüce yaratıcısına önce hayranlık, sonra derin bir sevgi duyarız. Bu ilgi (alak), bizi yitirdiğimiz hafıza kartı ardından; nerden geldiğimizi hatırlamaya götürür. Bize, «O'ndan geldik O'na döneceğiz» hikmetini öğretir.
Şu halde ilim, tefekkür, insanı güçlü bir alak (ilgi) sırrı ile Rabb'ine götürür. İlim, Allah san'atını ve kudretini tanıma hüneridir. Eğer bu hünere sahip değilseniz; bilgisizlik uçurumunda kalırsınız. İşte Kur'an, bu tahlil inceliği içinde; tüm insanları ilmi öğrenmeye çağırıyor. Ve cahilin isyanda kalacağını, kendi gücüne inanıp yüce yaratıcıyı inkar edeceğini ilan ediyor.
Bu üç âyetin enfüsî mânası nefse dönüktür:
«Ey nefs! Eğer gerçeği öğrenmezsen kendi gölge varlığına tapar, isyan edersin. Halbuki Rabb'ine döneceksin, bunu unutma.»
İsyanın, inkarın ve kendini müstağni sanan gururun menşeinde daima bir cehalet yatar. Bu üç âyet aynı zamanda toplumdaki isyanların, kargaşanın da baş nedeninin cehalet olduğunu vurgulamaktadır.
Âyet 9-10: «Namaz kılmaktan men eden, namaz kılana engel olan şu azgının hatme bak...»
Bu âyetlerle de 6, 7, 8'nci âyetler arasında bir sonuç bağlantısı vardır.
Bu âyetler, «Namaz kılanlara engel olanlar isyankar cahillerdir» kavramını getirmektedir. Namaz ve abdestin ilmî mucizeleri, inkarı mümkün olmayan gerçeklerdir. Bu gerçek karşısında, ancak okuyup tefekkür etmeyen namaza karşı çıkar.
Bu âyetlerin mânâsı bir sonraki âyetlerle bütünleşir. Bu açıdan 9 ve 12'nci âyetleri birlikte bir kez daha yorumlamak gerekir.
Âyet 11 -12: «Baksana (hale bak): O hidayet üzre giderse veya takva ile yücelirse fena mı (kime ne zararı dokunur)?»
Sûrenin basında da belirttiğim gibi, sûrenin 9 ve 12'nci âyetleri namazın farz olmasından sonra inzal olmuştur. Bu âyetlerin Alak Sûresi'nde tertip edilmesindeki hikmet fevkalade önemlidir.
İlmin namaza, namazın da hidayet ve takvaya götüren zincirleme bir yol olduğu; sûrenin bu tertibinden anlaşılmaktadır. Ve inanmayı isyan edenlere müthiş bir soru sorulmaktadır.
«Ey cehaletleri dolayısıyla isyan ve inkarda kalanlar! İnsanları hidayete, takva ve üstün bir ahlaka götüren namaza niçin karşı çıkıyorsunuz?
Haydi kendiniz inkardasınız; insanların namaz aracılığı ile yücelmesi sizi neden rahatsız ediyor?» Bunun tek nedeni, cehalet ve tuğyandır. (Tuğyan etmek: Câhil, âsi ve zâlim olmaktır.)
Enfüsî mânâda bu hitablar nefsler birliği şebeke-sinedir (Bak: İnsan Bilinmezi, Nefs Bölümü),
Şimdi sûrenin son bölümüne geçiyoruz.
Âyet 13: Baksana: O yalanlar, aksine giderse iyi,bir şey mi?
Âyet 14: Allah'ın gördüğünü bilmiyor mu?
Âyet 15: Celalim hakkı için eğer vazgeçmezse,
E muhakkak o alnı sürükleyeceğiz.
Âyet 16: Yalancı, cânî bir alnı (Nâsiye yüzü).
Âyet 17: O vakit çağırsın meclisini.
Âyet 18: Biz, çağıracağız zebanileri.
Âyet 19: Sakın onu dinleme, secde et ve yaklaş.
Bundan evvelki bölümde okuma, ilim ve tefekkürle insanlık değeri kazanılabileceğini ve hidayete erişilebileceğini dile getiren sûre, bu kez tuğyanda ısrar edenlerin akıbetini anlatıyor.
Âyet 13 -14: «O, yalanlayıp aksine giden, Allah'ın gördüğünü bilmiyor mu?»
Allah'ın her olaya, o olaydan daha yakın olduğunu bilmiyorlar mı? Zira, okuyup yazıp, ilim öğrenerek tefekkür etmediler.
İşte ey Habibim, Sen Kûr'an'ı oku ve bu gerçeği sonsuz ilmin sırlarım onlara öğret.
Bu iki âyetin önemli bir mesajı, ilâhî kudretin ne şekilde kavranması meselesidir. Genelde inançsızlar evrenin yaratıldığına inansalar da; bu kudreti kabul etseler de, her olayın yüce yaratıcı tarafından izlendiğini kavrayamaz ve inanmaz. Eğer Kur'an'ı, dolayısıyla ilmi gereğince tanırsak, tüm sistemlerin ilahî kudrete bağlı olduğunu anlar ve Allah'ın her hareketimizi anında görüp tesbit ettiğini biliriz. Bu kavramsa ahlakın yegane teminatıdır.
Bu iki âyette: Allah, sorumsuz yaşayanla, sorumlu yaşayan; yani takva sahibi arasındaki ince fakat önemli farkı vurguluyor.
Âyet 15: «(Gerçek, Tuğyan sahibinin sandığı gibi değil) eğer (tuğyandan) vazgeçmezlerse: Celalim hakkı için onu nâsıyesiyle sürükleyeceğiz.»
Nâsıye: Alın, yüz, saçla beraber yüz, ya da yandaşları demektir.
Âyet 16: «O nâsıye, yalancı ve cani bir nâsıyedir.»
a) O yüz, cani ve yalancıdır (tuğyan içinde olanın yüzü).
b) Azgınlar gurubunun cephesi, cani ve yalancıdır.
Âyet 17: «O zaman tüm nadîsini (tüm güvendiği güçleri ve yandaşlarını — Aslında nâdiye, kurultay,danışma heyeti anlamına gelir—) çağırsın.»
Âyet 18: «Biz İlâhî zabıta meleklerimiz Zebanileri çağıracağız.»
Zebaniler, adalet-i ilâhîyi yürütmekle yükümlü kudretlerdir. Bu yüzen «ilahî zabıta» tanımım kullandık.
Âyet 19: Bu âyetin Efendimize ve bizlere olan mesajında ince nüans farkları vardır.
Efendimize hitabı: «Onun çirkin yüzünü ve sözünü dinleme, onları kale alıp üzülme, secde et ve bana yakın ol.»
Bizlere hitabı: «Sakın, sakın ey mü'min! O tuğyan sahiplerine uyma, onları kale alma, secdenle Allah'a yaklaş.»
Âyetin enfüsî mânâsına gelince: «Sevgili habibim, hilkat amacın, senin hamdin ve niyazındır. Senin secdene doyamıyorum. Hep secde et ve yaklaş.»
Bu âyet, Efendimizi Mîrac'a davet âyetidir.


