

Duhâ Sûresi'nden sonra gelen bu süre, Duhâ'daki Efendimize has hikmetleri bir başka açıdan seyrettirmektedir. Bu sûrenin bütün namaz sûrelerinde olduğu gibi mucize sırrı ise:
a) Kalbe cerrahi müdahale yapılacağım,
b) Çağımızda İslam'a büyük çapta rağbet gösterileceğini bildirmektedir.
Önce çeviriyi verelim:
Âyet 1: Sadrını şerh etmedik mi?
Âyet 2: Ve ağır yükünü indirmedik mi?
Âyet 3: Ki, o inkaz etmişdi zahrını (şiddetinden sırtında ses çıkarıyordu).
Âyet 4: Ve senin zikrini yükseltmedik mi?
Âyet 5: Demek ki zorlukla beraber kolaylık var.
Âyet 6: (Kesinlikte) zorlukla beraber, kolaylık var.
Âyet 7: O halde fariğ kalınca (boş kalınca) yine yorul (yüklen).
Âyet 8: Ve ancak Rabb'ına rağbet et (O'na doğrul, O'na sarıl).
Âyet 1: «Sadrını şerh etmedik mi?»
Bu âyette, kelimelerde görüldüğü gibi «Göğsünü yarmadık mı?» mesajı vardır. Bir çok yorumcu, sadrın yarılmasını kalbe yönelik saymışlardır. Ancak sadr, göğsün ön yüzü demektir (kalp ameliyatlarındaki açılma bölgesi).
Şerh: Bir şeyi çıkarmak amacıyla, onun önünü yarmak demektir. Bu kelime genelde mutlaka bir müdahale anlamında kullanılır. Ancak, mesajın manevî anlamda kullanılması da söz konusudur.
Eğer bu mâna düşünülürse, yürek sıkıntısını kaldırmak için göğsün yarılması (mecazi olarak) anlamı kabul edilebilir.
Âyetin kelimelerine bağlı yorumda önemli bazı noktaları sırası ile veriyorum:
1) «Kalbini yardık» denmeyip «sadrını yardık» denmesi, müdahalenin kalp kasma ait olmadığını gösterir.
a) Nitekim kalp ameliyatlarındaki müdahale; daha çok kalbin damarlarına veya kapaklarına yöneliktir.
b) Manevî müdahale kalp kasma değil, kalb-i sanûberiye yöneliktir.
2) Asr-ı Saadet tarihinde Efendimizin süt annesi Hz. Halime annemize ait bir nakilde, Efendimizin, 4 yaşında iken Cebrail aracılığı ile böyle bir sadr müdahalesi geçirdiği nakledilmektedir.
Mâna ilminde, bu operasyonun Efendimizden sonraki mü'minelere; ricalin (yetişmiş yücelerin) nazarı ile yapıldığı ifade edilir.
3) Bir çok İslam yücesi düşünürler manayı şöyle yorumlamışlardır.
a) Sadrına rahmeti ilâhiyeyi doldurup ümmetine açtım.
b) Mîraç'da Efendimizin kalbi açıldı, tüm sıkıntılar alınarak; yerine sürür (neş'eyi ilâhi) ve hikmetler kondu.
Âyetin Enfüsî mânasına gelince:
Özellikle «inşîrah» kelimesinin «Neşrahleke» şeklinde bildirilmesi, şerh olayının çok şiddetli olduğunu beyan içindir.
Bu tarz etki, maddeden bir misal verirsek; göğse «Laser ışını» benzeri şiddetli bir etkidir. Ve kalbin üst yüzeyindeki kalb-i sanûberi noktası manevî bir ışınla açılır ve evrendeki tüm boyutlara kanallara intikal eder. İnsanın özündeki asıl mana hikmeti de budur. İnsan bedeninde kalb-i sanûberi noktası; evrenin tüm kanallarına açılabilen gizli, esrarengiz bir kapıdır. Ve bu kapı ilâhî bir ışınla açılır. İşte sadrın şerh edilmesi ve kalp çevresindeki operasyon bu gerçeği dile getirmektedir.
Sûrenin diğer âyetleri bu sadr şehrinin hikmetlerini açıklayacaktır.
Âyet 2-3: «Ve Zahrını (Omurganın sırt bölgesi ve göğse vuran bölümü) inkaz eden ağır yükünü indirmedik mi?»
Bu âyetin yorumu, Efendimizin sırtındaki ağır yükü hem dile getirmekte ve hem açıklamaktadır.
Efendimizin zahrındaki (sırtındaki); anlamda omuzlarında ve sinesindeki yük nedir? Âyet bu yükün etkisini «inkaz» kelimesi ile açıklıyor.
İnkaz: Ağırlığının şiddetinden ses çıkaran yük demektir. Acaba bu yük nedir?
a) Ümmetine olan şefkati, Muhammedi bir inkaz gibi Efendimizin kemiklerinden ses çıkarırcasına Rasûlüllah'ı yoruyor, adeta eziyordu.
İşte inşirah, Efendimizi gönül merkezinden tüm ümmetine manen bağladı, böylece o yük sırtından indi.
b) Efendimizin bütün beşeriyete karşı duyduğu akıl almaz merhametin, sinesine verdiği ağır yük.
Kur'an nurunun asırlar sonra tüm beşeriyeti aydınlatacağı sırrının Duhâ'da bildirilmesi ve sadrın şerhi İle bu gerçeğin doğması, böylece Efendimizin dayanılmaz şefkat yükünü indirmesi dile getirilmektedir.
c) İlâhî tecellinin dayanılmaz gücünün verdiği dayanılmaz yük, Mîraç'da şerh edilen kalb-i Muhammedî'nin Kaabe Kavseyn sırrına ermesi ve böylece inkazın sona ermesi.
Bu üç âyet için (1., 2., 3.,) önemli bir hikmet de âyetlerin sıralarındadır. Akla gelir ki, bu üç âyet bir bütün halinde verilebilirdi. Bunların ayrı ayrı verilmesi çok önemli bir hikmete dayanmaktadır.
Efendimizin kalb-i sanûberisindeki şerh, pek çok yanı olan ilahî bir sırdır. Aynı zamanda Resûllah'ın beşeriyete karşı olan sevgi ve şefkatinden gelişen dayanılmaz inkaz yükü, İslam güneşinin parlaması ile sürür ve zevke dönüşmüştür.
Âyet 4: «Ve senin zikrini yüceltmedik mi?»
Bu âyetle Efendimizin zikri farz olmaktadır. Zaten sûre 33, âyet 56 gereğince Salâvat'ı Şerîfe okumak farzdır.
Gelelim âyetin yorumuna;
1) Ezanda ve Kelimeyi Tevhid'de Kelimeyi Şehadet'de Allah ismiyle beraber Efendimizin zikredilmesi.
Malum olduğu üzre, dünyanın dönüşü her namaz vaktini arzın enlemlerinde farklı kıldığından; arz üzerinde her dakika kesiksiz ezan-ı Muhammedi okunmaktadır.
2) Salâvat-ı şerîfe okunması.
3) Fâtiha ile Efendimizin sırrını dile getirme
4) Duhâ Sûresi'ndeki Muhammed Mustafa (S.A.V.) sırrı.
5) Kevser Sûresî'nin sırrı.
Bu âyeti, Hz. Hasan Efendimiz, bir şiirinde şöyle yorumlamıştır:
«O parlak alın ki, üzerinde nübüvvet mührü vardır.
Allah'tan şahadet edilmiş (meşhuddur). Parıldar ve şahid olur.
Ve Allah peygamberinin ismini kendi ismiyle zammetmiştir.
Beş vakitte müezzin eşhedü dediği zaman.»
Âyet 5: Beşinci âyet özellikle Efendimiz'e hitap eder. Ve akıl almaz zorlukları Allah'ın nasıl yok ettiğini dile getirir. «Demek ki zorlukla beraber kolaylık var.»
Bu âyet zorlukla kolaylığın aynı anda yaratıldığını dile getirmektedir. Bu âyet, «Zorluktan sonra, kolaylık gelir» demek değildir. Aksine, zorlukla kolaylığın aynı anda yaratıldığını emretmektedir.
En iyisi, zorluk kolaylık hikmetini, Taif'ten Medine'ye incelemek gerekir:
Taif Olayı: Bir insan için var sayılabilecek en acı ve zor gündür. Zira, yıllarca Mekke'de Müslüman sayışı 150'yi geçmiyordu. Bunlarda Mekke dışından üç yıldır 70 derece güneş altında açlık ve susuzlukla tarihin en zor fikir savaşını veriyorlardı. Efendimiz'in milyarlık serveti (Hz. Hatice Nakliye Şirketinin mal varlığı), Hz. Ebûbekir'in serveti bu mücadele uğruna harcanıp bitmişti. Artık bu çilekeş Müslümanlara karaborsa su ve ekmek sağlamak için tek kuruş kalmamıştı.
İşte bu sırada Taif'ten bir davet geldi. İslam'ın çilesinin biteceği müjdesini getiren haber, Efendimiz'i Taife davet ediyor ve tüm Müslümanları da kabul edeceklerini vaad ediyordu. Bu zevk ve ümitle, Efendimiz, Zeyd'i yanma alıp Taife gitti ve de Taifliler onları taş yağmuruna tuttu. Efendimiz yaralar içindeydi, O'nu korumak için insan üstü çaba sar feden Zeyd ise 140 yara almıştı.
Böylesine acı bir anda Efendimizin reaksiyonu ise, tarihte bir daha emsali olmayan şu dua idi:
«Yarabbi! Onları kahretme, onlar gerçeği bilmiyor ki... Ve sen de çare bitmez. Son sanılan ümidin en acı şekilde bittiği yerde, çareler halkedersin.»
Nitekim kısa süre sonra Medineliler Efendimiz'i ve Müslümanları bağırlarına bastılar.
Takdir kompüterinde, Taif olayı ve Medine'ye hicret aynı anda kaydedilmişti.
Yani zorlukla beraber kolaylık aynı anda halkedilmiştir.
Âyet 6: Kolaylığın bu âyette ikinci kez tekrar edilmesi, yani «Zorlukla beraber kolaylık var» buyurulmasının hikmetine gelince:
a) Bu âyet, özellikle ümmete, kolaylığın aranıp bulunması için bir emirdir. Müslüman hiçbir zorluk karşısında yılmaz. Çünkü o, zorlukla beraber kolaylığın birlikte yaratıldığına inanır. Onu arar bulur. İslam'da çıkmaz sokak kavramı, çare tükendi diye her türlü mazaret bu ayette yasaklanmıştır.
Her türlü zorluğun içinde var olan kolaylık bulunup çıkarılacaktır.
b) Âyetin iki kez tekrarı (5 ve 6'ıncı âyetler), her zorluğa karşı iki kolaylık olduğunu beyan içindir. Her zorluğun iki kolaylık sırrı vardır.
1) Sabır: Zorluğa karşı sabır ne kadar güçlü ise, kolaylık o kadar tez gelir.
2) Zorluk içindeki kolaylığı arayıp bulma cabası; bir anlamda yılmaz bir mücadele azmidir.
Bu âyetle gerçek Müslümanın yenilmezliği ve başarı azmi ilâhî garanti altına alınmaktadır. Bu noktada İslam dünyasının zaman zaman düştüğü acz, gerçekten pek hazindir.
Âyet 7: «O halde; bir zorluğun sırrını çözüp kolaylığı bulunca yeni bir zorluğa talip ol.»
Ferağte: İhtiyarınla boşalıp serbest kalınca.
Fensab: Talip ol zorluğa, âtıl olma, nasbolmayı dile.
a) Âyetin Efendimiz açısından yorumu:
Her an, her zorluğu yen. Benim yeni tecelli sırrıma koş. Kulluk niyazındaki bitmez zorlukları hamd sırrıyla aştıkça, yeni bir hamde kös ve sonsuz terakkinde ebedîleş.
b) Ümmet açısından (bizler için) yorumu:
Her zorluğun kolaylık şifresini buldukça, yeni bir zorluğa koş.
Nefs açısından: Onun zorluk çıkaran engellerini aşdıkça, yenisine kös ve saflaşana kadar gayretini surdur.
Âyet 8: «Ve İlla Rabbına rağbet et (sevgiyle O'na koş)».
Bu âyet aynı şekilde, zorluktaki kolaylığı bulmanın sırrını dile getirmektedir. Her zorlukta Rabb'ine koşmak, otomatik olarak kolaylığı buldurur.
Âyetin Efendimiz'e inşirah şeklinde tecelli eden sırrı, ümmette kalbe doğuş şeklinde zuhur eder.
a) Âyetin Efendimiz'e has yorumu: «Sevgili Habibim, bana koşmaktan fariğ kalma (uzak kalma)»
b) Mü'minlere hitabı ise: Zorlukları yene yene ve ondaki kolaylıkları Rahîm sırrında bularak, sevgili Peygamberime layık bir ümmet olun.
Sûrenin ismine bağlı sırrına gelince:
Gönlünüze inşirah sırrı gelince, her türlü güçlüğü yenersiniz.