Bu sûreye, Kayyime Sûresi ismi de verilmiştir. Medine'de nazil olmuştur. İslam Dini'nin geleceğinin, bütün dinler tarafından önceden kesinlikle bildirildiğini beyan etmektedir.
Âyet 1: Ehl-i kitab ve müşriklerden o küfredenler, kendilerine beyyine gelene kadar infikâk edecek değildi (ayıkacak değildi).
Âyet 2: Allah'tan bir resûl peyderpey temiz sayfalar okur.
Âyet 3: Öyle ki onlarda kütübi kayyime.
Âyet 4: Öyle iken ehl-i kitab kendilerine beyyine geldikten sonra ayrıldılar.
Âyet 5: Halbuki onlar: Muhlîs kulluk, hanîflik, namaz kılmak ve zekât vermek için emr olunmuşlardı. Odur dîni kayyime.
Âyet 6: Ehl-i kitab ve müşriklerden küfredenler cehennem ateşindedirler, orada muhalled kalacaklardır, onlardır bütün şerrülberiyye.
Âyet 7: Onlar ki îman edip salih amel yapar, onlar bayrülberiyye.
Âyet 8: Onların mükâfatı Rableri nezdinde altından ırmaklar akan cennetlerdir. Hepsi de içinde ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı, onlar rablarından; bu işte Rabbına haşyet duyanlara.
Âyet 1: Bu âyette en önemli mesaj küfrün tanınmasıdır.
«Ehl-i kitab ve müşriklerden küfredenler kendilerine beyyine gelene kadar İnfikak (ayıkma) edecek değillerdi. »
Demek ki, ister bir din sahibi olsun, ister Allah'a eş koşanlardan olsun; İnsanlar İslam'ın beyyinesi (kesinlik belgesi) olmadan ayıkamazlar. Küfr hali demek, gerçekle kendi arasında perde koymak demektir. Nefs kendi basma kalınca daima gerçekle kendi arasına perde koyar. Bu perde hem ehl-i kitabda, hem tek Tanrı'ya inanmayan insanların tümünde vardır. Bu yüzden kafir kavramı, gerçeği görmeyen, kendini nefsle perdeleyen tüm insanlara yönelik bir tanımdır. Sûrenin bu ilk âyetindeki en önemli mesaj budur. Ve insanların tümüne yöneliktir.
İkinci mesaj ise, İslam gerçeğinin bir vesika olduğu hikmetidir (beyyine). Sûreye de bu yüzden kesin vesika (beyyine) ismi verilmiştir.
Kur'an'ın ve İslam'ın beyyine sırrı bütün süre boyunca tek tek, sahife sahife açıklanacaktır.
Âyet 2: «Allah'tan bir elçi (Resul) tertemiz sahifeler okur.»
Şüphesiz Efendimizin Kur'an okuyuşu tanımlanmaktadır. Kur'an Mucizeleri kitabımızda «Kur'an'ın Safiyet Sırr» başlığı altında anlattığımız hikmetler, bu âyetin yorumu niteliğindedir. Çünkü Kur'an dışında yazılan her eser, zamanının yanlış bilgilerini taşımak zorundadır ki, bu bilimsel bir kirdir,
Kur'an dışında yazılan tüm kitaplar, yazarın zaaf ve eğilimlerini de taşır. Bu açıdan bilimsel olarak arınmış olamazlar.
Yine Kur'an dışında tüm kitaplar kişilerin çıkarlarını temsil eder ki, bu yüzden kirlenmiştir.
Tüm kitaplar dünyanın kirleri ile yıpranmıştır. Kur'an ise, dünyayı gerçeği ile yansıtır. Bu yüzden de tek temiz kitapdır.
Diğer semavî kitaplar tahriflerle kirlendiği halde; Kur'an'a tek harf ilave edilememiş. Bu yüzden de tek temiz kitapdır.
Bu âyet «vahiy» kavramındaki özelliği dile getirdiği gibi, kalb-i Muhammedî'deki arınmışlık sırrını da (Mustafa) vurgulanmaktadır.
Âyet 3: «Öyle ki onlarda kütübi kayyime.»
Kur'an değişmeyen kesin kitabdır. Zira onun tümü Levh-i mahfuzdur. Ve her harfi dahi kesinleşmiş ilahî bir kayıttır. Bu yüzden Kur'an'ın ne te'vili ne saptırılması olmayacaktır.
«Kayyime» kelimesi, temel ve değişmezlik yanında, himaye ve korunma altına alınışı ifade eder. Burada önemli bir özellik; «Kütübi Kayyime»nin kesinlikle tek oluşudur. Yani bir takım kitablar «Kütübi kayyime» olmaz; tek bir kitab «Kütübi kayyime» olur; o da Kur'an'dır.
Âyet 4: «İşte 'Kütübi kayyime'den gelen bu beyyine (kesin vesika) gelince ehl-i kitab ihtilafa düştüler»
Yani bir kısmı «Beyyine»nin sırrını anlayıp İslam'a girdi, bir kısmı ise ehl-i kitab olarak kaldı ve küfrü (perdeli oluşu) seçti.
Bundan sonraki âyetlerde de açıklanacağı şekilde Kur'an «Kütübi kayyime» (temel kitab) olduğundan; İncil ve Tevrat'da ondan hükümler vardır. «Hiç değilse bu gerçeği bilmeli ve o hükümlere uymalıydınız.» Zaten ihtilafın nedeni, ehl-i kitabın kendi dinlerini unutmuş, onun hükümlerim terk etmiş olmalarıdır.
Nitekim ehl-İ kitabın, «kütübi kayyime» deki (temel kitabdaki) beyyineyi (açık ve kesin hükmü) hemen tanımaları ve îman etmeleri gerekiyordu. Zira bu kitablar İslam'ı ve onun yüce peygamberin! haber vermişti (Tek Nur, Peygamberlere îman bölümüne bakınız).
Âyet 5: «Halbuki ehl-i kitab:
a) Yalnız Allah'a kulluk etsinler,
b) Dîni halis kılarak hanîf olsunlar,
c) Namaz kılıp zekât versinler, diye emr olunmuşlardı. Odur dîni kayyime.»
Şimdi âyette zikredilen bu üç maddenin özelliklerini görelim:
a) Yalnız Allah'a kulluk etmekle emrolunmak:
Burada iki mânâ vardır. Birincisi, Allah'a oğul v.s. gibi yanlışlarla eş koşmaktan kaçınmak. İkincisi, İslamiyet'ten önceki dinlerde şiddetle ibadete dönüş ve dünyayı terk zorunluğudur. Bu yüzden İslam'dan önceki din adamlarında dünyadan kaçarak yalnızlığa çekilmek zorunluğu vardır.
b) Dîni halis kılarak hanîflerden olmak:
«Halis kılmak» demek: Her davranış ve düşüncede dini esas almak demektir. Esasen eski Hristiyan ve Yahudiler'de bu tarz dindarlar vardır. Bunlar dini her şeyden üstün tutarlardı. Ve bunlardan Asr-ı Saadet'te kalanlar hemen Müslüman oldular.
Hanîf: Daima doğruya koşan, ona yönelen, hakperest demektir. «Madem ki hanîflikle emroldunuz niçin beyyine karşısında İslam'a koşmuyorsunuz?»
c) Namaz ve zekatı eda etmekle emrolunmuşlardı: Ehl-i Kitab'ın namaz ve zekât ile emr olunduğu halde, bu kesin ibadetleri nasıl unuttukları vurgulanıyor.
Aynı zamanda temel ibadetlerin «kütübi kayyime» hükmü olduğu dile getiriliyor.
Şimdi Kur'an azametinin bu kaçınılmaz gerçeği karşısında hala küfre saplananların akibetleri dile gelecek:
Âyet 6: «Haberiniz olsun ki beyyineden sonra müşriklerden ve ehl-i küfürde ısrar edenler, muhakkak cehennem ateşinde muhallettirler (aslında küfür, kendibi yakan büyük bir ateştir). Onlar şerrülberiyyedir.»
Demek ki Efendimizin beyyinesinden sonra, O'na karşı çıkanlar hangi görünüşte olursa olsun mutlak eserdir. Bu fevkalade önemli bir «kütübi kayyime» hükmüdür. «Kütübi kayyime»nin bir sırrı da tüm varlıkların Efendimizi tanımalarıdır. Küfredenler (perdeliler) hariç, tüm varlıklar Efendimizi tanır. Kafire verilen cezanın işte temelinde, bu «kütübi kayyime»nin temel hükmünü inkar gelir.
Burada çok önemli bir mesele:«Muhalled kalma» kavramıdır. Bundan sonraki âyette görüleceği şekilde:
İnananlar cennette ebediyyen muhalled kalacaklardır. Ancak «Cehennemde muhalled kalma» tanımı yanında «ebedî» kaydı yoktur.
Şimdi ince bir kavram farkına değineceğim: Muhalled nedir? Ebedî nedir?
Muhalled kalmak demek, devamlı kalmak demektir. Bu âyette kafirlerin cehennemde devamlı kalacakları bildiriliyor.
Ebedî kalmak, sonsuza dek kalmaktır. Ve bir ait, taki ayette cennette kalışı «Ebediyen muhalled kalacaklar» diye ayırmaktadır.
Muhalled, yani devamlılık zaman ile kayıtlıdır. Bir anlamda zaman yaşadıkça devamlılık vardır. Halbuki ebediyet, zamandan ötede bitmesi düşünülmeyen bir sonsuzluğu, sonu gelmezliği ifade etmektedir.
Muhyiddin Arabi Hazretleri, bu âyete kıyasen cehennemin çok uzun sürede devamlı olmasına karşılık, ebedî olmayacağını bildirmektedir. Bir hadisde de «Cehennemde bir zaman gelip dere otu bitecek» kaydını bu görüşüne mesned saymaktadır.
Bazı müfessirler ise, sonsuza dek cehennemde kalışı, Kur'an estetiği içinde uygun olmadığı için, ebedî kelimesi bu âyete girmemiştir, diye yorumlamışlardır.
Âyet 7: Bu ve bundan sonraki âyet, sûreye ismini veren «beyyine» yasasını kesin tariflerle tayin ediyor. Mahlûkatın hayırlısı olan «hayrulberiyye»yi tanımlıyor;
a) «Îman edenler,
b) Salih amellerde bulunanlar (güzel ve doğru biçimde yaşayanlar)...» Bunlar çok geniş kapsamlı kavramlardır. Bu kavramların sırrı önceki âyetlerde açıklığa kavuşmuştur.
a) Îman maddesi için:
1. Müşrik ve ehl-i kitabın küfür tavrından kurtulmak.
2. Tertemiz bir teslimiyetle inanmak.
b) Salih ameller maddesi için:
1. Şartsız kulluk uyumu.
2. Hanîf ve halis bir dindarlık.
3. Namaz ve zekat.
Enfüsî manada «Hayrulberiyye» Efendimize sınırsız bir ilgi ve muhabbet demektir.
«Hayrulberiyye» demek; tüm mahlukat içinde hayırlı olarak ayrılıp kesinleşmiş demektir.
«… İşte bunlar ahirette saadete erecek olanlardır.»
Âyet 8: «Onların ecri Rabb'leri nezdinde altından ırmaklar akan cennetlerdir. Hepsi de içinde ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı, onlar Rabb'larından; bu işte Rabbına haşyet duyanlara.»
Arapçada ecr iki yönlü kullanılır: Mükâfat ve ceza.
«Hayrulberiyye»nin mükâfatı Adn Cennetleridir. Şimdi âyetin açıklamasına sadık kalarak Adn Cennetlerinin özelliklerini öğrenmeye çalışalım.
Bu âyetin ilk bölümünde Adn Cennetleri’ne ait ipuçları şunlardır:
a) Adn Cennetleri cemîdir, yani tek değil bir çoktur.
b) Bu cennetler ind-i ilahîdedir, yani özellikle Allah'a yakındır.
c) Cennet altından ırmaklar akar.
Bu üç kavrama kısa açıklamalar getirmek istiyorum:
Adn Cennetlerinin çoğul olması, ayrı mekakanlarda ayrı güzelliklerden kurulu ilahî san'atın sonsuz yorumunu temsil etmektedir.
Allah'a yakın olmak (Adn Cennetlerinin ind-i ilahîde oluşu) kavramı ise önemlidir. Zira Allah, zaman ve mekandan ötede (münezzeh) olduğuna göre, hiçbir varlık ne O'ndan uzak olur, ne de O'na geometrik anlamda yakın olur, Allah her varlığa, o varlıktan daha öncedir (mukaddemdir).
Buradaki yakınlıktan murad, güzellik ve rızaya yakınlıktır. Nitekim âyetin ikinci bölümü bu tanımı doğrular.
Kur'an'da sık geçen:
«Altından ırmaklar akar» tanımına gelince;
a) Cennet mekanında geometrik düzen, çok farklı olmakla beraber, yine de vardır. Ve cennet varlıkları, herhangi bir cazibe ve yer çekim etkisine maruz olmadıkları için cennetin uzayında yaşar. Bu yüzden ırmaklar altta görülür.
b) Cennet ırmakları hay sırrı ile inşitar eder. Seyri imkansız güzellikleri temsil eder. Nitekim, bu ırmaklara, cehennemde cezası bitenler atılacak, hayat bulacaktır. Bu yüzden cennette bu ırmaklar, adeta devamlı güzellikler ve sevgilerin yayıldığı hikmet dolu cazibe akıntılarıdır,
Âyetteki ikinci mesaj, cennetin bu akıl almaz mutluluğu içinde, «ebediyyen muhalled kalınacağı» müjdesidir.
Önceki âyette açıkladığım gibi, Muhalled devamlı kalış demektir. Bir anlamda zamanın sonu ile kayıtlıdır,
Ebedî ise, zaman ötesindeki sonsuzluktur. Cehennemde olmayan bu özellik cennette vardır. Yani cennet hayatı, sonsuza yansır.
Bu mutluluk, Allah lisaniyle «Ben onlardan razıyım onlar benden razı.» tanımıyla dile getiriliyor.
Sûre-i Beyyine kesin hükümler ve tanımlar süresi olduğundan, cennet ve cehennemlere ait kesin tarifler bu 6, 7, 8'inci âyetlerdedir, cennet ve cehenneme ait diğer âyetlerin yorumlarında; özellikle mecazî mânâdaki yorumlarda, Sûre-i Beyyine'nin bu çizgileri temel alınır.
Kulun rızasını ve ilahî rızayı Sûre-i Fecr'de açıklayacağımız için, bu sûre içinde tekrar etmiyorum.
Beyyine Sûresi, kesin tanımlar sûresi olduğu için, bu sûrenin enfüsî yorumlarından kaçındık. Ancak sohbet tarzında ifadesi mümkün olabilen bu yorumları, yazılı metne dökmediğimiz için okuyucularım hoş görsünler.


