
Bu süre, inkarcıların ve sahte inançla namaz kılanların hazin halini dile getirmektedir.
Mâûn kelimesi, avn'dan gelir: Yardım-bağış anlamına gelmektedir. İslamiyetin zekat, infâk, çeşitli sadaka kavramlarının tümünü kapsamakta ve kesin hükümler halinde yasalaştırmaktadır.
Âyet 1: Gördün mü dini yalanlayanı?
Âyet 2: İşte odur yetimi iten,
Âyet 3: Ve yoksulu doyurmaktan haz almaz
Âyet 4: Veyl (yazıklar olsun) o namaz kılanlara ki,
Âyet 5: Onlar namazlarından yanılmaktadır,
Âyet 6: Onlar ki murâîdirler,
Âyet 7: Ve Mâûn'u (yardımlaşmayı) men ederler.
Görüldüğü gibi sure 7 âyetten kuruludur. İlk âyet inkarcıların karakterini dile getirir, sonraki üç âyette namazı riyakarca kılanları tanıtmaktadır. Son âyette iki farklı grubu yardıma karşı çıkmakta birleştirmektedir.
Sure hangi tarz namazın riyakarca olduğunu net şekilde tarif etmiyor görünümündedir. Ancak 2, 3, 7. âyetler namazı riyakarca kılanları dolaylı olarak tarif ediyor. Yani yardımı men edenler, fakiri doyurmaktan haz duymayanlar, yetimi itekleyenler namaz kılıyor bile olsalar riya içindedir.
Şimdi gelelim ayetlerin tek tek yorumuna:
Âyet 1: Dini yalanlayanların haline Cenab-ı Hakk'ın bir hayret emridir. Bu âyet konuşma lisanında: «Şu şaşkın inkarcıların haline bak» şeklinde çevrilebilir. Ancak burada tarif edilen gurub Ateistler değildir, «Dini yalanlayanlardır». Din kavramına karşı çıkanlardan yüce yaradanımız bahsederken:
«Şu şaşkınların haline bak» diye başlıyor. Sürenin basında, bundan sonraki iki âyette ve 7'nci âyette dini yalanlama nedenleri pek net bir şekilde dile getirilmektedir,
Zaten din bir disiplin ve ahlâk müessesesi olduğuna göre, toplum için kaçınılmaz bir zorunluktur. O halde din niçin yalanlanır ve neden ona karşı çıkılır?
Çünkü din insanların çıkar hırslarına sınır getirmekte, gem vurmaktadır. Birinci âyetin dini yalanlayanlara karşı «Eraeyte'l-lezî» hayret tanımım kullanması bu hikmete işarettir: Nasıl olur da insaf, vicdan, ahlâk getiren bir kuruma karşı çıkılır? Anlamı taşımaktadır.
Âyet 2: «İşte odur yetimi iten (Tartaklayan, hakkını gasp eden).»
Âyetteki «Fe» eki nedeniyle genelleme vardır, yani dini yalanlayanların hepsi yetime, kimsesiz ve zavallıya karşı zalimdir, insafsızdır; onu itekler, malım alır, elinden gelse gözünü oyar.
Asr-ı Saadet'te Ebu Cehil bir yetimin hakkını yedi, sonra da tartakladı; kâfirler alay olsun diye çocuğa:
— Haydi git Peygambere o senin şikayetini dinler, dediler.
Çocuk, Efendimize koştu. Efendimiz de çocuğu alıp Ebu Cehil'e götürdü ve:
— Bu çocuğun mallarını geri ver, buyurdu.
Ebu Cehil hemen emri yerine getirdi. Bu kez kâfirler şaşkınlık içinde Ebu Cehil'e:
— Sen delirdin mi ne yaptın? dediler. Ebu Cehil:
— O sözler bende öyle dehşet uyandırdı ki, vermesem helâk olacağımı sandım, dedi.
Çevrenize dikkat ederseniz din kavramına karşı çıkanlarda zayıf ve yetime karşı daima insafsız davranışları izlersiniz.
Âyet 3: «O, yoksulu doyurmaktan haz almaz.» Bu âyet sürenin temel ayetidir. İlk bakışta fark edilmemesine rağmen, imanın belirtisini bildiren bir yasadır.
Dini tekzib, iman cevherinin gönle düşmesini engelliyor. Vahim bir nasipsizlikdir. Bunun asıl temel nedeni kalplerdeki katılıkdır. Yoksula karşı merhamet ve sevgi, bu âyet gereği, içten coşup gelen bir iman işaretidir. İman gönle düşünce orada rikkat (hassasiyet) ve sevgi yaratır. Dini yalanlayanda, vicdanın sermayesi olan bu hasletler kat'iyen bulunmaz. Fakat sürenin en önemli mesajı bu âyeti dördüncü âyete bağlamasıdır.
«Eğer namaz kılanda da bu rikkat ve sevgi yoksa namazı sahtedir, riyadır» kavramı gelmektedir ki, imanın en önemli sırrı bu âyettedir.
Bu âyet, imanla, vicdanın aynı gönülde birlikte yaşayabileceğini, biri yoksa diğerinin olamayacağının yasalaştırıyor.
Zira ekseri müfessirin bu âyete verdiği manada fakiri doyurmanın emri dışında «Onlar ki, fakirin doyurulmasından hoşlanmazlar, zevk duymazlar» anlamına getirmektedirler.
Bu anlam ise vicdan tanımıdır. Fakire ve yoksula yardım, zoraki değil, canı yürekten olmalıdır.
Bir çok müfessir, âyete verilen bu mananın özellikle 7. âyetle birleştirilerek, fakir ve yoksula geniş anlamda yardım zevkini vurguladığında fikir birliği içindedir.
Evet kıymetli okuyucularım, namazda okuduğumuz âyet bize her an imanımızı kontrol emri getirmektedir.
Fakir, yoksul ve yetime şefkat ve sevgiyle yaklaşamıyorsak, onların zorluklardan kurtulmasına zevkle yardım edemiyorsak imanımız hastadır! Zira bunun tersi olan hasletler küfrün belirtileridir. 2. ve 3. âyetler bu gerçeği açıkça ifade etmektedir.
Hissetle iman aynı kalbde yaşayamaz, birinden biri diğerini yok eder. Eğer hasis, gerçek imana ererse hisseti kaybolur. Hisset, imana galebe çalarsa iman gider, dini eleştiri ve yalanlama başlar.
Bu âyet her insan için geçerlidir. Zira Allah önce kafirleri teşhir ettikten sonra şimdi inanıyorum iddiasında olanlara hitap ediyor.
Âyet 4: «Veyl o namaz kılanlara» Âyetin bu tarzda izahat vermeden müstakil olması, yani «Şu tarz namaz kılanlara veyl» diye başlamamasında fevkalade incelik vardır. Çünkü âyet aslında üçüncü ayete irtibatlıdır.
Yani: «Ey namaz kılanlar! Siz de tekzib edenler gibi:
a) Yetimin hakkını yiyip onları itekliyorsanız,
b) Fakiri doyurmaktan zevk almıyorsanız, Size de yazıklar olsun!»
Eğer amaç bu tarz mana olmasaydı 4'ncü âyet, müstakil olmaz; beşinci âyete birleşik olurdu.
İşte şimdi namaz kılıp da gönlünde rikkat ve sevgi olmayanlara, vicdan teşekkül etmeyenlere 5. 6. ve 7. âyetlerde daha net tanımlar geliyor.
Âyet 5: «Onlar namazlarından yanılmaktadırlar.»
Yani onların namazı yanlıştır. Bir anlamda kabul olmayacaktır. Bu ayet çok sert tarzda, namaz kılanlara ağır bir hitapdir. Bu yüzden tüm müfessirfer, bu yanlış namazların, namazın kılınış biçimiyle ilgisi olmadığında, genel bir yanlış namaz olduğu konusunda müttefiktirler.
Ancak, her nedense dördüncü âyetin çok net biçimde üçüncü ayete bağlantısı olduğu halde; buradaki yanlış namazı içtimaî yardıma bazı müfessirler bağlamışlardır. Bu tarz düşünen yorumculara göre ; yanlış namazdan kast, gösteriş ve gurur dolu namazlardır.
Bazı müfessirler, namaz kıldığı halde yetimi inciten, fakiri azarlayanların kasdedildiğini net şekilde ifade etmişlerdir.
Halbuki âyet çok açık şekilde, namaz kıldığı halde vicdanı teşekkül etmeyenin namazının yanlış olduğunu beyan etmiştir. Bence, âyeti üzerine almamak için te'vil yolları aramaktansa, her geçen gün fakir ve yetime sevgi ve yardım faaliyetimizi artırmanın yolunu bulmalıyız.
Namaz kılan, bu âyetin hükmüne girmemek, namazını yanlış levhaya yazdırmamak için yardım zevkine erişmeye mecburdur.
Âyet 6: «Onlar ki mûraîdirler.»
Evet, bu âyet çok açık bir şekilde baştan beri yaptığımız yorum tarzım haklı çıkarıyor.
Kimdir Mürâi?
İman etmediği halde iman ettim sanıp namaza duran!
Kimdir mürâî?
İman ateşini kalbinde yaktığım iddia ettiği haldeyine o kalpde otomatik olarak doğması gereken vicdan alevi görülmeyen!
Zaten namazın riyakar olmasını Fâtiha yasaklamıştır. Fâtiha'nın dördüncü âyetinde:
«Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz» diyen insan, paraya tapamaz, hasis olamaz; muhtaç olan mü'min kardeşinin yardımına koşmaktan haz duyar.
İşte Sûre-i Mâûn bu idrakde olmayanın namazım riya saymaktadır.
Ayet 7: «Onlar mâûn'u men ederler.» Mâûn yardımlaşma demektir. Bir çok müfessir mâûn'u geniş anlamda yardımlaşma olarak tefsir eder.
Âyette «Yardım etmezler» denmeyip de «yardımı men ederler» denmesinin nedeni, gerçek hisset sahiplerini tarif içindir. Yine inanç düşmemiş kalpleri, riyakarca namaz kılsalar dahi, katı, insafsızdır. Hem vermez hem verdirmez.
Ancak bazı müfessirler bu âyeti;
«Kendilerinden mâûn'u men ederler» diye yorumlamışlardır. O zaman mânâ:
«Hem vermez hem verene tahammül edemez» şeklindedir.
Bu süre inzal olduktan sonra Efendimiz:
«Zekatı olmayanın namazı yoktur, namazı olmayanın hiç bir şeyi yoktur» buyurmuştur.
Mâûn Süresi'nin yaşayan hay sırrı içindeki yorumuna gelince:
Dine karşı çıkanlar ve sahte namaz kılanların psikolojik nedenlerini net bir şekilde açıklıyor.
İnsanlar gönüllerinde sevgi taşımazsa, Allah'a ve dine karşı çıkar. Hatta gösteriş namazı kılsalar da insanlık sevgisi, merhamet ve vicdanı olmayanlar yardımdan nefret eder.
Allah ve Din müessesesi, daima fedakarlığa çağırdığı için ondan kaçarlar. Hele günümüzde Kur'an mucizeleri böylesine net olduğu, Allah'ın varlığı fizik olarak bilindiği halde (Prof. Paul Davies: Modern Fizik ve Allah inancı).
İnkârın nedeni işte bu hisset, gönüllerdeki siyah iplerdedir.
Mâûn Sûresi'nin enfüsî manasına gelince:
Âyet 1: Habibim, mânâ âleminden dünyaya gelirken, bütün insanlar inanacaklarına söz vermişlerdi; sen buna şahitsin. Öyle iken onların şu şaşkın sersem haline bak.
Âyet 2: Ne bana inançları var,
Âyet 3: Ne bana sevgileri var.
Âyet 4: Senin sırrını, namazda gönül ekranında seyredemeyenlerin;
Âyet 5: Namazı yanlışdır.
Âyet 6: Fâtiha sûresinde seni sezemeyenin; namazı riyadır.
Âyet 7: Nefsinden bir fedakarlıkta bulunmayanların benim kapımda işi yoktur.
Sûre-i Mâûn'dan sonra Sûre-i Kevser'in gelmesi enfüsi mânâ ile bir birleşim yapar.
Mâûn Sûresi'nin istihraç manasına gelince:
Ey inanmayan, dini yalanlayanlar! Siz, yardım, merhamet ve insanlık sevgisini reddettikçe sonunda fakirle zengin arasında öyle bir uçurum açacaksınız ki, düşmanlık ve savaşlar sizin günlük kaderiniz haline gelecek!
İnkarınız zulme, zulmünüz inkara yataklık yapacak, sonra da gerçeği bilenler bu şaşkın halinize bakıp; Mâûn Sûresi'nin sırrını seyredecek. Kendi kurduğunuz medeniyetinizi vicdansız ahlakınız yıkacak!