Salı, Temmuz 17

102. Tekâsür Sûresi

Âyet 1: Çokluk kuruntusu sizi oyaladı.

Âyet 2: Ta ki kabirleri ziyaret edişinize kadar.

Âyet 3: Öyle değil, ilerde bileceksiniz.

Âyet 4: Sonra öyle olmadığını ilerde bileceksiniz.

Âyet 5: Öyle değil, 'ilmel yakîn' bilseniz.

Âyet 6: Andolsun o cahîmi mutlaka göreceksiniz.

Âyet 7: Andolsun o cahîmi kesinlikle 'aynel yakîn' göreceksiniz.

Âyet 8: Andolsun o gün naîmden mutlaka sorulacaksınız.

Ekserî müfessirler, bu sûrenin Mekke'de nazil olduğunu, Buhârî ise Medine'de nazil olduğunu savunur.

Âyet 1: «Çokluk kuruntusu sizi oyaladı.»

«Elha», «ilhâ»dan gelir, işinden alıkoyma, oyalanma, oyuncakla oynayıp eğlence ile vakit kaybetme demektir.

«Tekâsür»e gelince: Çoklukla övünme, mal, soy, güç, bilgi dahi! her şeyle meşguliyettir. Nefsin dünyadaki tüm heves ve ilgileri «tekâsür»dür. Özellikle maddî varlıkları sayıp, onlara zevk duymak, bu hevesle mal biriktirmek anlamlarına gelir.

Bu genel kavram içinde birinci âyet:

a) Kesretin (çokluk aleminin) basit görüntüleri sizi oyaladı.

b) Her türlü dünya nîmetlerini sayıp, onlara hevesle sahip olmak hırsı sizi oyaladı.

c) İç dünyanızda dünyaya ait basit zevkler öyle yaygın ki, sırf onunla dolusunuz.

d) Size verdiğim sonsuz gönül hazinesini unutup, bozuk para niteliğindeki dünya zevkleriyle sarmaş dolaş olmuşsunuz. Sizi bu ilkel kesret ilgileri sarmış. Bu anlamsız ve basit oyalanma:

Âyet 2: «Kabri ziyarete kadar sürdü.» Burada iki kavram var:

a) Siz kabire varana kadar sürdü, yani ölene kadar.

b) Kabirler ziyaretinde dünyanın boş olduğunu anladınız.

Kabire gidiş, kendi ölümünüz olarak kabul edilirse, ki 3 ve 4'ncü âyetler bu tarz yorumu haklı çıkarıyor. O zaman: Nefs, kabre gelene kadar dünya ile oyalanmaktan vazgeçmez, anlamı çıkar. Nitekim Hz. Ali Efendimiz bu âyetin yorumunda: «Kabir azabına kadar çokluk oyalanması sürer» buyurmuştur.

Ancak, kabir ziyaretinin de insandaki çokluk oyalanmasını tedavî ettiği kesindir. Bu âyetle kabir ziyaretinin hikmeti de vurgulanmış oluyor.

Ancak, kabir ziyaretinde dünya ilgisini gösteren davranışlar yasaktır. Hem öleni rahatsız eder, hem bizim alacağımız ibreti yok eder.

Surenin bundan Sonraki üç âyeti, ölüm ve kabir konusunda hikmetleri dile getirecektir.

Hayatın bir eğlence olmadığı, kabir ve ölümün de bir masal olmadığı Kur'an'a has bir incelikle dile getirilecektir.

Âyet 3: «Öyle değil, ilerde bilecekseniz.»

Kellâ: Öyle değil. Hayat oyalanmaktan ibaret değil. İnsanı, sıradan bir canlı gibi dünyanın basit ilgileri için yaratmadım; aksine evrenin sırlarını bilmek, beni bulmak için yarattım. Gerçekten kaçarsanız bunu mezarda öğreneceksiniz. «İlerde bileceksiniz» emrinden amaç, işte hayatınız sona ererken, yani mezarda gerçeği öğreneceksiniz demektir.

Bu âyetin bir kavramı da ilim ilerleyince evrenin gerçeğini ve tanrının varlığını öğreneceksiniz, demektir.

Bilinmesi gereken gerçek, kesret (çokluk) ile vahdet (teklik) arasındaki büyük hikmettir. Zaten kavranması pek zor olan bu hikmeti, hayatla ölüm arasında çözebilmesinin sırrını dördüncü âyet bir kez daha teyid ederek vurguluyor.

Âyet 4: «Sonra öyle olmadığını İlerde bileceksiniz.»

Dikkat edilince; bilinmesi gereken bu ölüm sırrının, üst üste iki âyette vurgulanmasındaki hikmet anlaşılır.

Yani vahdet ve kesret arasındaki bu hikmet, evrenin en derin bilinmezidir. Ancak beşinci âyet bu bilinmezliği açacak ve ilme havale edecektir.

Bu önemli üç âyeti, yani 3, 4, 5'inci ayetleri birlikte yorumlayacağım.

Âyet 5: «Öyle değil, 'ilmel yakîn' bilseniz.»

Bir şeyin «ilmel yakîn bilinmesi» demek, o olayın, gerçeğini her yanı île eksiksiz bilmek demektir.

Şimdi sûrenin bilinmesini istediği gerçekleri tesbit edelim:

1) Çokluk ve dünya malının insanı oyalamasından yanlışlık.

2) Ölüm ve kabir.

3) 6 ve 7'nci âyetler gereği mahşer ve cahîm.

4) İnsanın ölümden sonra öğrenecekleri ve mahşere intikali.

5) Bilinmesi gerekli bu maddeleri anlamak için, insan gerçeğinin temel unsurlarını ve dünyaya geliş ve ölümde meydana gelen olayları bilmek gerekiyor.

Okuyucularımız için büyük bir merak konuşu olduğunu tahmin ettiğimiz bu konuları imkan oranında cevaplamaya çalışacağım. Kolay anlaşılması için beşinci konudan tersine doğru konulara açıklık getireceğim.

Ancak unutmayalım ki, yarım yamalak bilgilerle bu sırları yorumlamak mümkün değildir. 3 ve 4'ncü âyetler bunu vurguladı. Zaten «ilmel yakîn» emri, gerçek, eksiksiz bilgi kavramıyle konuya çevre çizmektedir.

«İlmel yakîn bilseniz»den murad, mâna ilmini bilseniz demektir.

a) insanın Yaradılış Gerçeği ve İnsan Unsurları: Tîn Sûresi'nde açıkladığımız gibi, insan yaratılanların en güzelidir. Ruh + nefs + kalp + beden unsurlarından, san'at-ı ilahînin harika gergefinde işlenerek yaratılmıştır. Dünyadaki çoklukla eğlenmek, onun yalnız nefs yönünde çalışması; ruh ve kalp yanının iptali demektir. Binlerce matematik bilmeceyi çözebilen bir kompüter cihazına bakkal alış verişlerini yaptırmaya kalkmanız ne ise; insanın dünya malına, çokluk aleminin aptalca oyalanmalarına takılması da aynı şeydir.

Halbuki insan, gönlündeki ve ruhundaki ilahî hikmetle evrenlerin sırrım çözmeye ve tanıyıp bulmaya göre ayarlanmış harika bir sistemdir.

Öyleyse kesretin ilkel zevki İle oyalanıp durmayın. Evrenleri bulun, Yüce Rabb'inize kulluk edin; gönlünüzdeki sevda ceryanını çalıştırıp mahlükata hizmet edin, onlara yardım edin ve şevin (8'nci ayet).

b) Ölüm ve Kabir: Ölüm, Kâria Sûresi'nden anladığımız veçhile, insanın unsurlarının birbirinden ayrılması olayıdır. Yani ölüm anında beden, ruh, nefs, kalp birbirinden kopar. Ölümü fark eden nefsdir. Ruh, ind-i ilahîye dönmüştür. Kalp, bağlı olduğu gönül ceryan şebekesinde kalmış, nefsle ilgisi kopmuştur. Be-dense, biyolojik olarak sona erdiğinden, ölüm anında nefs tek basma kalmıştır. Ve asıl kişiliğimiz işte budur. Bu anda nefs, ruhdan aldığı ceryan ve gönülden aldığı duygulardan mahrum kalmıştır. Beyin durduğu için nefsin elinden motor kuvveti de alınmıştır. Nefs-de kalan yalnız kazandıkları hayırlar ve sevaplardır. Eğer nefs bu kazançlardan mahrumsa, bir hayal gibi hareketsiz, güçsüz bir ızdıraptan ibarettir.

«Mü'minin ölmeyişi» işte bu anda nefsin kazandığı hayır ve sevapla sağladığı manevî enerjiden gelir. Böyle bir nefs, yaşayan nefs gibi faaliyetlerine devam eder. Bunun dışındaki nefsler, donmuş gibi her türlü faaliyetten mahrumdur. İşte kabir dediğimiz mezarın sırrı da bu hikmetten başlar. İlmel yakîn bilinecek olan gerçeğin en önemli noktası budur.

Nefs, ilahî emir gereği bedenin ceset haline gelen kısmıyla ilgisini mekanda devam ettirir; kıyamete kadar onun yanında var hisseder kendini.

Ve mezara girer girmez yine ilahî yasa gereği bir kimlik tesbiti ile karşı karşıyadır.

İsmi, Rabbi ve dîni konusunda üç soruya muhatabıdır.,

Mezar mekanında, 3 boyutlu bir görüntü şeklinde görülen 30 - 40 cm boyunda sorgu meleklerini ekranda görerek bu soruları cevaplar.

Eğer nefs, hayır ve sevapla dolan enerjiye sahipse, bu soruları cevaplayabilir. Eğer bu ceryanı taşımıyorsa; donmuş gibi enerjisizse, korkunç bir paniğe kapılır. Zîra cevap verecek aleti yoktur. Ne ağız vardır konuşacak, ne de sevaplardan oluşan mikrofonu vardır.

Ve bu panik, kıyamete dek korkunç bir azabı temsil etmektedir. Çünkü mezar ekranındaki soru melekleri (münkir - nekir) cevap alana kadar sorularına devam edecekler.

Bu Ölünün azabı, gittikçe derinleşerek kıyamete dek sürecektir.

c) Berzah: Bir kimsenin ölümle ayrılan unsurları içinde, onu temsil eden kişiliğin nefs olduğunu açıklamaya çalıştık. Kabirde yeterince enerjisi olan nefs, soru meleklerinin sorularını cevaplayınca mahşere hazırlık kanalına geçer. Bu kanala «Berzah» denir.

Nefs, kıyamete yakın bir zaman noktasına intikal zorundadır. Dünyada yavaş dönen zaman eylemi, mahşer gününe kadar nefsi bu noktada bekletir.

O Berzah'a girerek, bir nevi zaman tüneline girer ve hızla mahşer noktasına yaklaşır. Nitekim mahşerde dirilen insan, bir namaz vakti geçti sanacak. Çünkü «Berzah» (bir nevi zaman tüneli), o nefsi kıyamet yılına yakın bir noktaya getirir.

Berzah'a nefsin durumu ise, yine enerjisine, yani kazandığı güzelliklere bağlıdır. Ne kadar güzellik kazanmışsa, «Berzah»da o kadar sür'atli ilerler, menzile (son noktaya) o kadar kolay varır. «Berzah»da iki türlü zorluk vardır:

Birincisi, zaman tünelinin uzunluğu. İkincisi, onun dehlizleri. Bir nefs, ne denli yücelmişse bu tüneli (Berzahı) o kadar kolay, tez geçer. Eğer nefsin enerjisi zayıfsa, uzayda gemisi bozulmuş kaptan gibi bocalar durur. Ancak sonunda mutlaka son noktaya varır.

Bundan sonra kıyamete ait gerçekler gelir. Bu gerçekleri altıncı âyette işleyeceğiz.

Beşinci âyetteki bir önemli mesaj da: Eğer ilminiz sizi kesret oyalanmasından alıkoymuyor, ölüm gerçeklerini kavramıyorsa, o ilim gerçek ilim değildir.

Âyet 6-7: «O cahîm'i mutlaka göreceksiniz. Andolsun onu (cahîmi) aynel yakîn bileceksiniz (cahîmin mutlak gerçeğini net olarak göreceksiniz).»

Burada da âyet iki kez teyid ediliyor. 6'ncı âyette, kabirden sonra cahîm'i göreceksiniz. 7'inci âyette ise, önce yalnız görülen cahîm'in sonradan tüm gerçeği ile derinlemesine görüleceği, dile getiriliyor. Cahîm ne zaman görülecek? (Âyet 6). Ne zaman aynel yakîn; tüm derinliğine seyredilecek? (Âyet 7).

Bu iki âyette dikkat ederseniz, burada söz konuşu olan «Cehenneme gitmek» değil, onu görmektir. Altıncı âyette yalnız «görmek» emredilirken, yedinci âyette ise «aynel yakîn», yani «tüm gerçeğiyle onu seyretmek» dile getiriliyor.

Cehennem; yanılgılardan, gafletten ve özellikle kesret (çokluk) ilgisinden kurtulamayan nefsin tedavi edildiği bir laboratuardır. Bu laboratuar, nefsi arıtmak için ona elbette çok derin bir azab verecektir.

Muhtelif âyetlerden biliyoruz ki cehennem, mahşerden sonra faaliyete geçecektir. Halbuki cennet ezelden beri vardır. Ve devam etmektedir.

O halde cahîm'i ne zaman göreceğiz? Sûre, ayıklamayı kabirle sınırlamıştır. Kabirde nefs ne olduğunu anladığı zaman, arıtılma laboratuarını hemen kavrayacak görecektir. Onu «aynel yakîn» görmesi ise, bir zaman tünelini temsil eden Berzah'tan geçerek zamanı aşan nefs, kıyamet gününe burun buruna yaklaşacaktır. O zaman, cahîm'i tüm ayrıntıları ile; onun nefsi arıtmak için ne denli etkin olacağını görecektir.

Bir örnek verirsek: 1000 yıl önce ölen bir kimse, Berzah'tan geçerek zaman düzleminde bizden üç yüz sene daha ileri geçmiştir. Bu nedenle cehennemi aynel yakîn görecektir.

Sûre-i Tekâsür, bu gerçekleri bildirdikten sonra çoklukta oyalanma keyfiyetine bir tanım ve açıklık getiriyor.

Âyet 8: «Andolsun o gün naîmden mutlaka sorulacaksınız.»

Naîm: Şükrü ve hamdı eda edilmemiş nîmetlerin tümüdür. Para, mal, sağlık, zaman, ilim ve Allah'ı anmaktan alıkoyan her türlü kesret ilgisi, hesabı sorulacak naîmdendir.

Efendimiz, yüce Peygamberimiz, bu âyeti yorum-larken: «Gölgelenecek kadar çadır, ölmeyecek kadar yiyecek, setri-i avret edecek kadar giyim dışında her nîmetin hesabı verilecektir» buyurmuştur.

Bu hesabı da vermeye mecbur olduğumuz cevapları şöyle özetleyebiliriz:

1) Her türlü mal kazanılırken helal kazanılmamış mıdır?

2) Zekat ve infakı tam olarak yapılmış mıdır?

3) O mala eğreti gözle bakılıp, gönüle sevgisi sokulmamış mıdır?

4) Şükrü ve hamdı icra edilmiş midir?

5) Bu nîmetler bizi Allah'ı anmaktan alıkoymuş mudur?

6) Zaman, ilim, gençlik, sağlık gibi nimetlere sahipken; bunları Allah'ın emirleri istikametinde kullanmış mıdır?

7) Her türlü çokluk zevki gözümüzde küçülmüş; gönlümüze yalnız ilahî zevk dolmuş mudur?

İşte cahîm'le yüz yüze gelince, bu yedi maddenin hesabı sorulacaktır.

Vay kesret oyalanmasıyle gerçeklerden kendini alıkoyanın haline.